Ekonomi Makaleleri

'Ekonomi ve Para Piyasaları' forumunda RAPAEL tarafından 18 Nisan 2011 tarihinde açılan konu

  1. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Merkez Bankaları tedbirli iyimser!

    Önce Yunanistan ve sonra da diğer Güney Avrupa ülkelerinin ratinglerinin düşürülmesi, bu hafta piyasaları oldukça salladı.
    Ancak Avrupa görünümü ile dünya geneli arasında ayrışma gerçekleşiyor gibi. Reel sektör verilerine bakıldığı zaman; örneğin hem ABD, hem de Türkiye'de reel sektör açısından Avrupa'ya göre çok iyimser olmak için çok neden var. Avrupa ise, uzun zamandan beri vurguladığımız gibi, durağan ve oldukça problemli. Bu durağan ve problemli sözü, hem Güney Avrupa ülkeleri Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz gibileri için geçerli, hem de Avrupa'nın kuzeyi ve geneli için ve dolayısı ile Euro Bölgesi için de!
    Önce ABD'deki para politikası gelişmelerine bakalım, çünkü bu hafta 29 Nisan günü ABD Merkez Bankası, para politikası ile ilgili tutumunu açıkladı.

    ABD'de de reel kesim performansı oldukça güçlü. Global krizi çıkartmış olan ABD, ilginç şekilde durgunluktan 'V' şeklinde ve hızla çıkmakta. 2009'un ikinci yarısında ABD yıllıklaştırılmış yaklaşımla yüzde 3.9 düzeyinde bir reel büyüme temposu yaşadı. 2010 ilk yarısında ise, daha da hızlı bir reel büyüme temposu yaşayabilir. ABD'de enflasyona daha hassas olan analistler, artık faizlerin sabit durması politikasının değiştirilmesi gerektiğini düşünmekte idiler. Ancak ABD Merkez Bankası FED, ABD emek piyasasının toparlanmaya başladığı, hane halkı tüketiminin arttığı, ve konut inşaatının ayağa kalkmaya başladığını vurgularken, enflasyon başlıyor ikazlarına rağmen, hedef kısa vadeli para politikası faizlerini (federal funds rate) 0 ile 0.25 aralığında tutma yaklaşımını değiştirmedi. Genel yorum FED Avrupa'daki gelişmeleri izlemeye devam ediyor şeklinde.
    Ancak bazı ABD yorumcuları gevşek para politikasının 2010 ve 2011 reel büyümesini yukarı doğru iteceği, ama ileride bedelin daha yüksek olacağı ve 2011 ve 2012 yıllarında faizlerin oldukça yükseleceği tezini gündeme getirmeye başladılar.
    Türkiye'ye dönersek, Bahçeşehir Üniversitesi'nden meslektaşım Dr. Seyfettin Gürsel'in vurguladığı gibi, 'son ilan edilen öncü göstergelerin seviyesi reel sektör performansı açısından güçlü bir iyimserlik rüzgarı estirecek düzeyde'. Seyfettin Gürsel bu nedenle 2010 reel büyüme tahminini iyice iyimsere çevirmiş ve yüzde 6 civarına bile yükselebilecek bir reel büyüme potansiyelinden bahsediyor. Bahsedilen öncü göstergeler, yeni ilan edilen kapasite kullanımı verileri, yatırım ve reel sektör güven anketleri gibi göstergeler ve hepsi de iç talebin nisan ayında güçlü şekilde canlandığına işaret ediyor.


    Bizim Merkez Bankamız da enflasyon raporu öncesi Başkan Durmuş Yılmaz tarafından yapılan bir sunumda, Türkiye açısından reel büyüme konusunda, temkinli de olsa iyimser ama bu nedenle enflasyon konusundaki beklentilerini de 1.5 puan yukarı çekiyor.
    Merkez Bankası da iç talebin canlı olduğuna katılıyor, ama dış talepte riskli gelişmeler olduğunu gündeme getiriyor.
    Merkez Bankası TÜFE incelendiğinde, 2010 yılında gıda fiyatları enflasyonun TÜFE'yi 0.55 puan, petrol fiyatlarının etkisinin 0.15 puan, yönetilen fiyatların etkisinin 0.40 puan ve kuvvetli iç talebin 0.40 puan, daha evvelki tahminlere göre ek olarak toplam 1.5 puan yukarı iteceğini düşünüyor.
    Bu nedenle de 2010 yılı TÜFE yıllık enflasyon öngörüsünü daha önceki tahmin orta noktası olan yüzde 6.9 düzeyinden yüzde 8.4 düzeyine yükseltiyor.

    Bu şartlar altında daha önceki çıkış planı açıklamasında olduğu gibi kısa vadeli likidite arttırma tedbirlerini aşamalı olarak geri alırken, politika faizlerinin bir süre sabit tutulması varsayımı altında (yılın son çeyreğinden itibaren de ölçülü arttırılması halinde) TÜFE enflasyonunun 2010 sonunda tahmin orta noktası olarak yüzde 8.4 ( 7.2-9.6 aralık tahmini) düzeyine yükseleceğini, 2011 sonunda orta nokta olarak yüzde 5.4 ve 2012 sonunda ise yüzde 5 civarında gerçekleşmesini bekliyor.
    Tabii bazı çevreler anayasa değişikliği kavgasının şiddetli olduğu, referandum ortamının da gergin olacağı ve seçimlerin beklendiği, yurtdışında da Avrupa'nın Akdeniz kuşağında birçok ülke için kötü gelişmeler olasılığının yüksek olduğu, içeride kamu maliyesinde sıkılaştırma yaşanabileceği ve beklenmedik fiyat artışlarının gündeme gelebileceği yıllar için, bu tahminlerin oldukça iyimser olduğunu düşünse de, ilan edilen enflasyon tahmini revizyonu kabaca piyasa genelinin ortalama düşüncesine yakın.


    Piyasa geneli faizlerde de, 2010 içinde , yılın sonunda doğru da olsa, yüzde 1.5 2 civarında bir artış beklemekte.
    Avrupa Merkez Bankası ise uzun zamandan beri kötümser, tüm Avrupa ve dünya gibi onlar da Güney Avrupa ekonomilerindeki olası gerçekleşmeleri bekliyorlar.


    Akşam
     
  2. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : Ailemi seviyorum, sigarayı bırakıyorum!..


    İşin şakaya gelir yanı yok! Dünyamız yok olma tehlikesiyle karşı karşıya! Nüfus artıyor, tüketilen kaynaklar değişiyor. Ozon tabakası güç kaybediyor ve her geçen gün bizi koruyamaz hale geliyor. Hızlı yaşam şartları, ulaşım sorunları, motorlu araçlar kirlenmeye öncülük ediyor. Bunun yanı sıra giderek zorlaşan yaşam şartları insanları zorluyor. Bunları yıllardır konuşuyoruz... Herkesin kendince rahatlama ve kaçış yolu var. Ne yazık ki büyük bir çoğunluk çözümü sigarada arıyor. Nikotin geçici bir süre için mutluluk hormonunun yarattığı etkiyi yapıyor. Bu da bağımlılığa neden oluyor.
    ***

    Peki, akciğerlerimizin sesine kim kulak verecek. Kapalı mekânlarda sigara kullanımı yasaklandı. İşyerlerinde patronlar önlem alıyor. Fakat bu sorun yasaklarla çözülmüyor. Bazen cazip, özendirici metotlar bulmak işe yarıyor. Özellikle kendisine değer verildiğini hisseden çalışanlar da ona sunulan cazip metoda uyum gösteriyor.
    Geçen hafta yolum Eminiş Ambalaj'ın kurucusu ve sahibi İsmet Uzunyol'un davetlisi olarak Dilovası'na düştü. Uzunyol, sigarayı bırakma konusunda kendine özgü bir model geliştirmiş. Fabrikanın her tarafına "Ailemi seviyorum, sigarayı bırakıyorum" afişleri astırmış. Sigarayı bırakma kampanyasını kendince bir sosyal sorumluluk projesine dönüştürmüş. Geçen yıl başlatılan sigarayı bırakma kampanyasına 9 çalışan katılmış. Ben de ilk ödül töreninde yerimi aldım. Birlikte sigarayı bırakan çalışanlara ödül verdik. Ödül,
    sigarayı bırakana 500 TL para hediyesi!
    Sigarayı bırakan memnun, sigarayı bırakma sözü veren memnun. 7 çalışan da bu yıl için sigarayı bırakma sözü vermiş. 2011'de yapılacak törende ödüllerini alacaklar.
    ***
    170 kişinin çalıştığı fabrikada 39 kişi sigara içiyormuş, şimdi sayı 30'a indi. Uzunyol kararlı.
    30 çalışan da sigarayı bıraksın diye uğraşıyor. Eminiş Ambalaj'ın İnsan Kaynakları Müdürü Musa Teller sigara bırakma kampanyasını yürütüyor. Teller tanıdık. Acun Ilıcalı'nın "Var mısın Yok musun" yarışmasının 126 bin TL kazanan Musa'sı o... Patronuyla birlikte işi sıkı tutuyor. Sigarayı bırakma sözü veren çalışanlarla önce sözleşme yapıyor. Arkasından eşlerinden veya ailelerinden vekâletname istiyor. Sigarayı bırakma sözü veren çalışan da iki yakın çalışma arkadaşını tanık olarak gösteriyor.
    Bu fabrikada tiryakilerin işi zor!..
    [​IMG]

    Sabah
     
  3. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Yunanistan'ın hangi ülke ve kuruma ne kadar borcu var?


    Aşağıda Financial Times tarafından derlenmiş ve eldeki son verilere göre Yunanistan'ın 2009 yılı üçüncü çeyrek sonu itibarıyla kamu borcunun dökümü var.

    Yunanistan'ın üçüncü çeyrek sonu itibarı ile toplam kamu borcu 295 milyar euro.


    Toplam Yunanistan kamu borcunun yüzde 26 veya 77 milyar euroluk kısmını Yunan kurum ve vatandaşları elde tutmakta. Bunun 42 milyar euroluk kısmı bankaların, 29 milyar euroluk kısmı ise bankaların dışında emeklilik kurumları ve fonlar tarafından tutulmakta.
    Özetle birinci önemli gözlem, Yunanistan'ın kamu borcunun büyük çapta ülkenin kendisi dışındaki kişi ve kurumlara olduğu. Dolayısı ile geniş bir alacaklı yapısı var ve iflas halinde borcun etkileri çok yaygın olacak.
    Yunanistan'ın toplam kamu borcunun yüzde 74 civarındaki bir kısmı ise, yani 218 milyar euroluk bölümü Yunanistan dışı kişi ve kurumlar tarafından tutulmakta. Bankalar bu miktarın 83 milyar euroluk kısmını tutuyor, sigortalar ise 49 milyar euro ve emeklilik kurumları ve fonlar ise 47 milyar euroluk bölümünü. Merkez Bankaları ise 33 milyar euoluk kısmını taşımakta.


    Ancak dikkat edilmesi gereken neden AB ve Euro Bölgesi ülkelerinin, Yunanistan'ı kurtarmaya mecbur oldukları.
    Yunanistan hariç, Euro Bölgesi ise Yunanistan kamu borcunun yüzde 56 kadarını yani 164 milyar euroluk kısmının taşımakta.
    Bunun 72 milyar eurosu bankalar, 44 milyar eurosu sigortalar, 33 milyar eurosu emeklilik kurumları ve fonlar, 9 milyar eurosu Merkez Bankaları tarafından taşınmakta.
    Özetle Yunanasitan, borç nedeni ile iflas eder ve Arjantin gibi davranırsa, bundan en çok etkilenecek olan bölge AB ve Euro Bölgesi ülkeleridir. Dolayısı ile Yunanaistan'a yardım etmemek Euro Bölgesi için intihar anlamına gelir. Bu bizim ihracatımız için de küçük de olsa bir risktir. İhracattaki en büyük müşterimiz olan AB 'de sorun, Türkiye için de, minimal da olsa bir risk demektir.


    Yüksek oranlı alacaklı ülkelere dönülürse Fransa, Yunanistan'ın borcunun ülke olarak en büyük alacaklısıdır.
    Fransa, Yunanistan borcunun yüzde 17 kadarını taşıyor. Yani 50 milyar euro. Bu miktarın 18 milyar euroluk kısmı bankalar, 20 milyar euroluk kısmı sigortalar, 3 milyar euroluk kısmı emeklilik kurumları ve fonlar,7 milyar eurosu ise Merkez Bankaları tarafından taşınmakta.
    Diğer büyük alacaklı ülke ise Almanya. Almanya, Yunanistan'ın borcunun yüzde 10 kadarına yani 28 milyar eueroya sahip. Bunun 19 milyar euroluk kısmı bankaların alacağı, 6 milyar euroluk kısmı sigortaların alacağı, 2 milyar euroluk kısımı ise emeklilik kurumları ve fonların alacakları.
    Yani Sarkozy ve Merkel ne kadar 'yanar döner' takılırlarsa takılsınlar; Yunanistan'ın kurtarılmasında önemli rol oynamak zorundalar.
    İtalya, borcun yüzde 7 veya 20 milyar euroluk kısmına, Belçika borcun yüzde 6 veya ve 17 milyar euroluk kısmına, Hollanda yüzde 5 veya 15 milyar euroluk kısmına, Lüksemburg yüzde 5 veya 15 milyar euroluk kısmına, diğer geriye kalan Euro Bölgesi ise borcun yüzde 6 veya 19 milyar euro kadarına sahipler.


    Yani Yunanistan'ın iflası halinde, eğer yardım etmezse, Euro Bölgesi en çok kendi kendini zora sokmuş olacak.
    Kaldı ki dünyada en son yaşanan ve gelmiş geçmiş en büyük ülke olan Arjantin iflasında sadece 82 milyar dolarlık borç ödenmemişti ve bu borcun yüzde 75 kadarı üzerinde tarafların anlaşması hasıl olurken, kısmi anlaşma bile dört yılda gerçekleşebilmişti. Borcun yüzde 66 kadarı ödenmezken de hala geriye kalmış 20 milyar dolarlık bonolar ile ilgili anlaşmazlık var.
    Son bir söz olarak da Stiglitz'den bahsedelim. Bilindiği gibi Yunanistan'da ortanın solu bir hükümet var. Hükümetin başındaki Papandreu ile eski dost olan, ünlü münafık Stiglitz, krizin ortaya çıktığı ilk günlerde Papandreu ile görüşüp sonra da basına 'Yunanistan'da sorun yok!' beyanatı vermişti. Güzel bir dayanışma örneği (?).


    Aslında, acı ama, söylediği doğru, sorun, her zaman, borçlunun değil alacaklınındır!
    Avrupa ve IMF, Yunanistan'ı acilen kurtarmak zorunda, hem de dünya daha fazla etkilenmeden!

    Akşam
     
  4. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Türk Bakan Aygül kimdir?


    Bu satırların yazarı da 1964 yılında işçi olarak çalışmak üzere üniversite öğrenciliğine ara vererek Almanya’ya gitmiş bir genç idi. Bu nedenle Almanya’da Türk olmak ne demektir iyi bilir.
    1963 yılında başlayan işçi göçü dalgası içerisinde Ankara’dan, o zamanki Batı Almanya’nın Hamburg kentine çalışmak için gelen Aydın ve Nuran Özer çifti de, herhalde bir gün kızlarının Almanya’da Bakan olacağını düşünmemişlerdi.
    25 Nisan 2010 tarihinde Aşağı Saksonya Eyaleti Hükümeti’nin Sosyal İşler, Kadın, Aile, Sağlık ve Entegrasyon Bakanı olarak yemin eden Aygül Özkan’ın babası, beş yıl posta idaresinde çalıştıktan sonra kendi terzi dükkânını açmış bir Türk idi.
    Kendisi 1972 yılında doğan Aygül, Hamburg’da Allee Altona Lisesi’ni (Gymnasium) 1990 yılında bitirdi. Üniversiteye girmesi için gerekli abitur (olgunluk) sınavını vererek Hamburg Üniversitesi’nde hukuk öğrenimine başladı. Lise yıllarında Alman vatandaşlığını seçen Aygül, öğrenimini Avrupa hukuku ve ekonomi hukuku üzerine uzmanlaşarak tamamladı. 1995 - 1997 arasında Hamburg Ticaret Odası’nda ve Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nda çalıştıktan sonra, 1998 yılında avukatlık sınavını vererek Hamburg Eyaleti Barosu’na kaydoldu. Son olarak da TNT Post’ta Bölgesel Dağıtım Şefi olarak çalışmaktaydı.
    Aygül Özkan “Bağımsız Göçmenler Birliği” (Arbeitsgemeinschaft Selbstaendiger Migranten - ATU) Yönetim Kurulu ve Alman-Türk Hukukçular Birliği (Deutsch-Türkische Juristenvereinigung) üyesi. Kadın-doğum uzmanı bir Türk doktorla 17 yıldır evli ve yedi yaşında bir erkek çocuğu var.
    Aygül Özkan 2004 yılında CDU’ya (Hristiyan Demokrat Parti) üye olduktan sonra 2008 yılında Hamburg Eyalet Parlamentosu’na ve 28 Haziran 2008 tarihinde de Hamburg Eyaleti CDU Başkan Yardımcılığı’na seçildi. Eyalet parlamentosunda CDU parti grubunun Ekonomi ve Endüstri sözcüsü olarak görev yaptı.
    19 Nisan 2010 tarihinde Aşağı Saksonya Eyalet Hükümeti’ne bakan olarak atandı. O tarihe kadar İçişleri Bakanlığı’na dahil olan Entegrasyon bölümü de, Özkan’ın bakanlığına bağlandı. Böylece Almanya tarihinde ilk defa Türk asıllı ve Müslüman bir bakan görev almış oldu. Bazı gazetelerin yazdığına göre Başbakan Angela Merkel, Özkan’ın bakan olması için Aşağı Saksonya Eyaleti Başbakanı’ndan özellikle istekte bulundu.
    Parlamentoda yemin etmeden önce yaptığı bir açıklama ise Alman kamuoyunda oldukça büyük ilgi uyandırdı. 1995 yılında Almanya Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bir karara dayanarak, “Devlet okullarında, sınıflarda dini sembollerin olmaması gerektiği, okulların bu konuda tarafsız olması ve çocukların dini eğilimleri konusunda kendilerinin karar vermesi gerektiği, bu sebeple de hem haçın ve hem de başörtüsünün okullarda yeri olmadığı” konusunda söylediği sözler kendi partisinde ve İslam Merkez Konseyi’nce şiddetle eleştirildi.
    Bu açıklamaların Aşağı Saksonya Eyaleti Başbakanı Christian Wulff tarafından da eleştirilmesi üzerine, Özkan “Focus” dergisi ile yaptığı ropörtajda söyledikleri için açıkça özür dileyerek, “Ropörtajı acele ile ve Aşağı Saksonya Eyaleti’nin özelliklerini tam bilmeden” yaptığını söyledi.
    Aygül Özkan’ın görüşüne göre göçmen çocukları olabildiğince erken yaşta ana okuluna gitmeli, böylece Almancayı ve Alman kültürünü öğrenmeliler. Almanya’da bulunan 3 milyona yakın Türk eğitim seviyeleri bakımından en sorunlu göçmen topluluğunu oluşturmakta. Türklerin % 13,3’ü hiç okula gitmemiş, % 61’i ilköğrenim, % 16’sı ortaöğrenim görmüş. Ancak %9,9’u yükseköğrenimi bitirmiş.
    Yeşiller Partisi eşbaşkanlığına seçilen Cem Özdemir’den sonra, Aygül Özkan önemli bir politik iskemleye oturan ikinci Türk asıllı göçmen. Almanya’da yaşayan 3 milyona yakın Tük asıllı göçmenin elli yıl sonra yavaş yavaş oturdukları ülkenin siyasetinde söz sahibi olmaları kaçınılamayacak bir olguydu. Önce Federal Almanya Parlamentosu’na milletvekili seçilenler, zaman içerisinde daha sorumlu yerlere gelecekti.
    Bugünkü hükümet koalisyonunun (CDU/CSU-FDP) zayıflaması sonrası, Türk seçmeninin desteklediği SPD ve Yeşiller Partisi’nin ve hatta Sol Parti’nin birlikte koalisyon kurdukları eyaletlerde veya Federal Hükümet’te daha fazla sayıda Türk politikacı görmemiz kaçınılmaz olacak.

    Akşam
     
  5. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe :TEPAV da iyimserlere katıldı!


    Dünyada, Avrupa'nın güney ve doğu ülkelerinde, ve tabii Avrupa'nın göbeğindeki büyük ekonomilerde, başta Almanya olmak üzere, ya sorun var ya da toparlanma yavaş olmakta.

    Ancak krizi çıkartan ABD ve Asya oldukça hızla ve güçlü toparlanmakta, bu arada Türkiye de krizden en tempolu çıkan ülkelerden.
    Fakat Türkiye'de siyasi hemşoculuk, ekonomide komik yorumlar ürettiğinden vatandaşları ikna etmek çok zor.

    Geçtiğimiz hafta ABD'de 2010 yılının ilk çeyreği büyüme verileri yayımlandı (ocak, şubat ,mart!). Bu ilk tahmin ve doğal olarak revize edilecek. Bilindiği gibi ABD çeyreklik verileri yıllıklaştırılmış olarak ilan ediyor ve bu veri de yıllık yüzde 3.2. Bu da tam konsensus tahmini tarafından öngörülen düzey, yani sürpriz değil. Büyümeye en büyük katkıyı yapan tüketim, stok arttırma, özel şirket yatırımları (makina, teçhizat ve yazılım) sektörleri.
    Büyümenin ayağına takılan sektörlerse, net ihracat, inşaat yatırımları, ve ilginç şekilde kamu harcamaları (devlet planladığı kadar harcama yapamadı). ABD'de mantıklı yorumcular bu seferki verilere baktıktan sonra krizden 'V' şeklinde çıkışın gerçekleşmekte olduğunu kabul ettiler. Saf değiştirip iyimser olanlar arasında Roubini de vardı zaten!
    Aşağıda ABD'nin reel büyüme grafiğini sunuyoruz.

    Türkiye için de, ilginç bir araştırma TEPAV tarafından yayınlandı. TEPAV genelde çok iyimser sayılmaz, oldukça eleştireldir.
    Bu bağlamda TEPAV, '2008 Krizi: Asimetrik Toparlanma' adlı araştırmasında bir yandan hızla toparlanan sektörleri vurgularken, diğer taraftan yavaş toparlananları da gündeme getiriyor.
    İki tane de özet veri ve grafik yayınlamış. Bunlardan birincisi aşağıdaki tablo ve çeşitli sektörlerin 2001 yılında tepe ile dip arasında ne kadar büyüklükte bir çukura düştüklerini, ayni sektörlerin 2008 krizinde tepe ile dip arasında ne kadar çukura düştükleri ile karşılaştırıyor.
    Genelede ihracat odaklı ve döviz ve döviz kredisi ile ilişkili sektörler 2008 krizinde 2001 krizine göre daha daha sorunlu. Bu da normal, çünkü 2001 krizinde kur kopmuş ve ihracata destek olmuştu.

    2001 2008
    GSYH -11.40 % -13.20 %
    Sanayi Üretim Endeksi -12.14 % -20.48 %
    İşsizlik Oranında Artış 4.12 % 4.16 %
    İşsiz Sayısında Artış (bin kişi) 987 1285
    Dış Ticaret Hacmi -17.43 % -36.89 %
    Dış Kredi Girişleri -100.6 % -133.6 %
    İMKB-100 -52.4 % -41.4 %
    Döviz Kurlarında Artış 140.5 % 33.9 %
    Gösterge Faizde Artış 116.5 % 6.2 %
    Reel Kredi Hacmi -45.0 % -2.9 %
    Portföy Yatırımları -193.7 % -131.3 %

    TEPAV'ın ilginç olan grafiği yukardaki. Burada TEPAV, her iki krizin tepeden dibe gidiş grafiğini üst üste getiriyor ve böylece tek bir grafikle genel tablonun gidşatını sergiliyor. Açıkça görünüyor ki, 2001 krizinde düşüş ani ve hızlı olmuş çünkü kur ve faiz delirmiş. 2008 krinde ise düşüş yavaş oluyor.

    Ancak daralan ihracat ve sanayi üretimi devreye girince de 2008 krizinin dip noktası daha derin hale geliyor.
    Mevsimsellikten arındırılmış verilerde her iki krize de benzer şekilde dört çeyrekte düşülmüş ve benzer şekilde de çıkılmakta. TEPAV bu son grafiğe baktığında bizim aylardır anlattığımız gibi kriz bitmiş olacak diyor!
    TEPAV, internet sitesinde birçok sektörle ilişkili, detaylı durum özet bilgisi var!





    akşam
     
  6. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Enflasyon yükseldi, faiz ne olacak?

    Nisan enflasyon rakamları şaşırtmadı. Yıllık bazda bir önceki aya göre 0.6 puan artışla yüzde 10.2 seviyesine yükseldi. Zaten Merkez Bankası yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 6.9'dan yüzde 8.4'e yükseltmişti. Yıl sonu enflasyon hedefi ise yüzde 6.5. Ancak Merkez Bankası, hedefin yıl sonunda tutmasını değil, orta ve uzun vadede enflasyonun yeniden düşüş trendine girmesini esas alıyor. Bu nedenle de faiz artırımları için yılın son çeyreğini işaret ediyor. Fakat kamu maliyesi gevşek gider, ve enflasyon beklentileri de kötüleşirse, yazın faiz artırımları olabilir. Biz yılbaşında, yıl sonunda enflas- yonun yüzde 8'in üzerinde gerçekleşeceğini öngörmüştük. Enflasyonun beş-altı ay yüksek seyredip yılın sonuna doğru yüzde 8-9 aralığına düşmesini bekliyoruz.

    Hatırlanırsa geçen yılın nisan ayında tüketici fiyatları aylık bazda ortalama yüzde 0.02 artmış, yani hiç değişmemişti. Bu yıl nisan ayı aylık TÜFE artışı yüzde 0.6 olarak gerçekleşti, yıllık enflasyon 0.6 puan arttı. Harcama gruplarında geçen yılın nisan ayında yüzde 0.4 oranında azalan gıda ve alkolsüz içecek fiyatları bu kez yüzde 0.1 oranında arttı. Geçen yılın nisan ayında yüzde 1 oranında azalan konut grubu fiyatları da bu kez yüzde 0.1 oranında arttı. Konut fiyatlarıyla yakınlık gösteren ve iç talep için önemli bir gösterge durumundaki ev eşyası ve dayanıklı mallarda geçen yılın nisan ayında yüzde 2.3 oranında azalan fiyatlar, bu yılın nisan ayında yüzde 0.7 oranında arttı. Bu harcama gruplarında görülen fiyat artışları enflasyondaki yükselişi de büyük oranda açıklıyor. TÜFE endeksindeki en fazla ağırlığa sahip harcama grubu olan gıda fiyatları hem iç talep, hem de küresel faktörler nedeniyle enflasyonu artırıyor. IMF tarafından yayınlanan küresel gıda fiyatları endeksi, geçen yılın ilk çeyreğinde yıllık bazda yüzde 26 oranında azalırken, bu yılın aynı döneminde bu oran yüzde 12 artış yönünde oldu. Aynı dönemde yurtiçinde gıda grubunun toplam enflasyona katkısı da arttı. Geçen yılın şubat ayında gıda grubunun enflasyona katkısı 1.7 puana kadar düşmüştü. Nisan ayı itibarıyla ise bu grubun toplam enflasyona katkısı 3.2 puana yükselmiş durumda.

    Enflasyonu artıran diğer bir faktör de küresel petrol ve enerji fiyatları. Kriz döneminde varil başına 35 doların altına inen petrol fiyatları dün itibarıyla 86 dolar civarında seyrediyordu. Dolar bazında neredeyse üç kat artmış olan petrol fiyatları da ulaştırma grubu fiyatları üzerinde etkili oluyor. Geçen yılın nisan ayında enflasyona katkısı eksi 0.6 puan olan (yani toplam enflasyonu aşağıya çeken) ulaştırma grubu fiyatları bu yılın nisan ayında enflasyona 2 puan katkı yapmış. Petrol fiyatlarının etkisi ısınma amaçlı yakıt fiyatları nedeniyle dolaylı olarak konut grubu fiyatlarında da etkili oluyor.
    Konut grubunun toplam enflasyona katkısı da nisan ayında bir önceki aya göre 0.2 puan artmış. Benzer büyüklükte bir katkı da ev eşyası grubundan gelmiş. Bu da hem konut grubundaki fiyat artışlarının dolaylı etki- sinden, hem de iç talepteki toparlanmadan kaynaklanıyor.


    Katkı için her harcama grubunun endeksteki payını yıllık artış oranı ile çarpıyoruz. Yukarıdaki tablo enflasyondaki artışı ve bu faktörleri kısaca özetliyor. Kısa vadede, birinci gruptan (gıda ve konut) kaynaklanan toplam katkının 4 puanın altına düşmesi zor görünüyor. İkinci gruptan gelen toplam katkı ise hem ulaştırma fiyatları, hem de iç talepteki toparlanmanın etkisiyle 3-4 puan civarında seyrediyor. Son olarak, alkol ve tütün mamülleri üzerindeki vergi artışlarının yıllık etkisi ile üçüncü grubun enflasyona katkısı da 3 puan civarında seyrediyor. Bu nedenle kısa vadede enflasyonda ibre yukarı yönlü ve ani bir düşüş sürpriz olacak.
    Orta ve uzun vadede ise Merkez Bankası para politikası araçları ile enflasyonu sadece kısmen kontrol edebiliyor. Küresel etkiler ve döviz kurundaki dalgalanmaya bağlı gelişmeler, dalgalı kur sisteminde Merkez Bankası'nın kontrolü dışında. Aynı zamanda maliye politikasının gevşek olması da enflas- yonun kontrolünü güçleştiriyor. Orta ve uzun vadede enflasyonun kalıcı bir şekilde düşmesi için hem küresel faktörlerin bu düşüşü desteklemesi, hem de maliye ve para politikalarının sıkılaşması gerekiyor. İç talepteki toparlanma ile birlikte Merkez Bankası, para politikasını sıkılaştıracaktır. Bu sıkılaştırma, yani faiz artışları, planlanandan önceye de çekilebilir. Ancak politik gelişmelere bağlı olan maliye politikasında hızlı bir sıkılaştırma ve disiplin konusunda belirsizlikler sürüyor.

    ENFLASYONA YILLIK KATKILAR ( % PUAN)
    Ara-08 Eyl-09 Ara-09 Şub-10 Mar-10 Nis-10
    TÜFE 10.1 5.3 6.5 10.1 9.6 10.2
    Gıda-alkolsüz içecekler (28%) 3.4 1.9 2.6 4.1 3.1 3.2
    Konut (19%) 3.8 0.8 0.4 0.8 0.8 1.0
    BİRİNCİ GRUP (47%) 7.2 2.7 3.0 4.9 3.9 4.2
    Ulaştırma (13%) 0.3 0.0 1.0 1.3 1.8 2.0
    Otel, lokanta ve kafeler (5%) 0.8 0.4 0.4 0.5 0.5 0.5
    Ev eşyası (8%) 0.8 -0.1 -0.2 -0.1 0.0 0.2
    Çeşitli mal ve hizmetler (5%) 0.5 0.6 0.5 0.3 0.3 0.4
    Sağlık (3%) 0.1 0.1 0.1 0.0 0.0 0.0
    İKİNCİ GRUP (32%) 2.4 1.0 1.8 2.1 2.6 3.1
    Alkol-tütün mamulleri (5%) 0.0 1.0 1.0 2.7 2.3 2.3
    Giyim-ayakkabı (7%) -0.1 0.0 0.2 0.2 0.3 0.3
    İletişim-Haberleşme (5%) 0.2 0.1 0.2 0.1 0.3 0.1
    Kültür ve eğlence(3%) 0.2 0.3 0.2 0.1 0.2 0.2
    Eğitim (2%) 0.2 0.1 0.1 0.1 0.1 0.1
    ÜÇÜNCÜ GRUP (21%) 0.5 1.6 1.7 3.2 3.1 2.9



    Akşam
     
  7. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Patronsuz kulüp üç kupa alır mı?


    Ülkemizde kulüp başkanları sigara paketinin arkasına takım kadrosu yazıp, takım başarılı olunca da ön plana çıkmayı severler, arada sırada da gerilip antrenman sahasını basarlar, futbola, transfere ve oynanan taktiğe el koyarlar. Medeni toplumlarda ise kulüp başkanları takımın idari ve teknik kadrosunu seçerler, futbolla ilişkili işleri de onlara bırakırlar, para ve temsil ile uğraşırlar. Bazı takımlar ise patronsuz, örneğin Bayern München gibileri!
    Bayern München takımı geçen 2008-2009 sezonunda çok zor durumda kalmıştı. O sezon takımın başına ünlü eski oyuncu ve eski Milli çalıştırıcı Klinsman getirilmişti. Ancak Klinsman sadece 302 gün işbaşında kalmış, ayrılmış ve yerine takımın eski teknik adamlarından Heynckes 35 gün için görev almıştı. Bayern zorla ligde ikinci olmuştu. 2009-2010 sezonunda Bayern Başkanı Uli Hoeness yeni teknik adam tercihini Hollanda'nın total futbolunun en önemli teknik adamlarından Louis van Gaal lehine kullanmış ve van Gaal 1 Temmuz 2009 günü işe başlamıştı. Van Gaal, kasım ayında takımın sekizinciliğe kadar düşmesine rağmen sonunda şampiyon oldu.
    Takımda istikrarın sembolü ticari menejer ve başkan olarak görev yapmış olan Uli Hoenessti. 1952 doğumlu Hoeness, 10 yıl Bayern München'de oynamış ve 31 defa da milli takımda yer aldıktan sonra, 27 yaşında ağır bir diz sakatlığı geçirerek futbolu bırakmış ve 1979 yılında kulübün ticari ve idari işlerinin başına menejer olarak geçmiş ve sonunda kulüp başkanı olmuştu. Onun döneminde Bayern München 151 bin kulüp üyesi, 2535 fanclub, 181 bin fanclub üyesi gibi inanılmaz bir teşkilatlanmaya ulaşmış, ve Münich'te Allianz Arena adlı 70 bin kişilik bir de yeni stada sahip olmuştu. Bu arada söyleyelim Bayern bir dernek ve patronu yok, tüm yönetimi profesyonel!


    Bayern München takımı bu yıl üç tane hedef sahibiydi. Bundesliga Şampiyonluğu, Kupa Şampiyonluğu, ve Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu. Geçtiğimiz hafta Bayern München, Bochum takımını 3-1 yendi, zirvedeki rakibi Schalke ise evinde 2-0 kaybetti ve böylece bitime bir maç kala Bayern şampiyonluğunu yüzde 99 ilan etti ve ilk hedefine ulaştı. Bayern 34 haftalık ligde 33 maç sonrasında 67 puanla hem en çok galip gelen takım, hem en az yenilen takım, hem en çok gol atan takım, hem de en az gol yiyen takım olarak 3 puan ve 17 averaj ile önde olduğu için , Schalke'nin onu yakalaması çok zor, yani imkansız (Bayern yenilip, Schalke kazansa da 17 gol averaj fazlasını silmeleri de gerek).


    Birinci hedefine sona bir maç kala ulaşan Bayern, diğer taraftan ikinci hedefi olan Almanya Kupası Şampiyonluk maçı için 15 Mayıs tarihinde ligde üçüncü durumdaki Werder Bremen ile oynayacak, (Bayern bu yıl Bremen ile 1-1 beraber kaldıktan sonra deplasmanda 2-3 yenmişti) sonra da 22 Mayıs günü Madrid'de Barcelona'yı eleyen, Mourinho'nun İnteri ile Şampiyonlar Ligi finalini.


    Hoeness , Bayern München'in 2008- 2009 sezonundaki sorunları sonrasında van Gaal'e 11 yeni oyuncu (üçü altyapıdan) almıştı. General lakaplı, yıldız oyunculara tahammülü az Van Gaal ise, disiplinsiz ama bir evvelki yılın en çok gol atan adamı santrafor Luca Toni'yi takımdan uzaklaştırmış, Stuttgart'dan yeni transfer 40 milyon euroya alınan golcu Mario Gomez'i kenra çekmiş, büyük paralarla transfer edilen Anatoliy Tymotschuk bir türlü direkt oynayan oyuncu olamamış, milli Klose yedek olmuştu. Ünlü Frank Ribery ise sakatlıklar ve saha dışı sorunlarla boğuşmuş ve onun yerine zaman zaman milli oyuncumuz Hamit yer almıştı. 2011 sonuna kadar kontratı olan Ribery'nin gidebileceği konuşuluyor. Gene çok sakatlık geçirme adeti olan Hollandalı hızlı ve golcü 26 yaşındaki Arjen Robben de 33 milyon euro ile R.Madrid'den transfer edilmiş, ve ömründe sezonda 30 maçtan daha fazla oynamamış Robben, van Gaal yönetiminde sağlıklı kalarak takıma büyük katkı yapmıştı. Bu arada van Gaal, gençlere yer vermenin ne kadar iyi bir yaklaşım olduğunu öğretmek ister gibi , oyun kurucu pozisyonuna 20 yaşındaki genç ve altyapıdan çıkardığı deneyimsiz Müller'i monte etmiş (bugüne kadar 19 gol attı) , gene altyapıdan bek ve stoper oynayabilen 21 yaşındaki Holger Badstuber'i yerleştirmiş ve sürekli oynatmaya başlamıştı (De Michelis ve van Buyten sakatken Badstuber Ş.L. maçında stoper oynamıştı).


    Van Gaal, Ajax ve Barcelona'da başarılar elde etmiş bir teknik adam. Onun bütün takımları 4-3-3 dizilir ve saldırgan hücum oynar. Ancak Bayern'de van Gaal İtalyan tipi savunmaları aşmak için yeni taktikler geliştirdi. Bu nedenle de hem savunmaya hem de hücuma eşit ağırlık veren 'geliştirilmiş Hollanda futbolu' oynatıyor. Mourinho Barcelona'yı 4-5-1 ve korkunç savunma ile yendi. Ama biz van Gaal'in , Şampiyonlar Ligi finalinde kazanmak isteyenin er geç açılmak ve gol atmak zorunda olduğu ortamda, Mourinho'nun savunmaya verdiği önem kadar savunmaya dikkat edecek ve erken gol yememeye çalışacak olsa da, sonunda oyun kazanılmak için hücuma dönünce, daha iyi forvet oyuncuları ve gol kurgusu olduğu için (van Gaal'in 'omschakeling' taktiğini daha evvel anlatmıştık, tekrarlamıyoruz) Ş.L. finalinde, Ribery oynamasa da, daha şanslı olduğunu düşünüyoruz. Altı tane pahalı süper yıldızı satıp, kiralayıp veya kenara çekip, kendi futbol yaklaşımını değiştirip, gençlerle üç kupa kazanmak da ancak van Gaal tarafından yakalanabilir bir başarı olur, tabi eğer gerçekleşirse.



    Akşam
     
  8. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Maddison ve genç nüfusta işsizlik rekoru kimde?


    Ülkemizdeki insanların çoğu ekonomi dendi mi sayıları sevmezler, eğer sayıları ön plana çıkarırsanız da, yahu bunlar doğru mu diye sorarlar, genelde kanıları da birilerinin sayılarla hile yaptığıdır. Özetle biz sayı sevmezük. (sen de bunlara dahilsin Serdar Turgut kardeşim, hatırlıyor musun 'Gini katsayısı nedir?' diye sormuştun).

    Medya da bu hastalıktan yaygın şekilde muzdariptir. Kötümser insan, genelde ekonomi yazarından kendisi adına şikayet yapmasını ister. Biraz iyimser bir şey yazdınız mı hemen ya para alarak yazmışsın tezi gündeme gelir, ya da kimin adamısın, hangi partidensin türü tezler ortalığa dökülür. Zaten ideolojik olmayan da entelektüel sayılmaz, entel dantel olabilmek için ağır, ideolojik olmak gerekir.

    Dikkat ederseniz benim bu yazdıklarım da bir şikayettir. Ama ben şikayette haklıyım, çünkü sayılar ile desteklemediğim hiçbir şey yazmam.
    Benim gibi sayıları izleyen kimselerin, bir de 'guru' edinmesi normaldir. Benim en baş gurum Dr. Angus Maddison'dı. Gurum 83 yaşında 24 Nisan 2010 tarihinde Paris'te vefat etti. 1926 doğumluydu. The Economist'in bu haftaki sayfasında onun ile ilgili bir yazı da var. Tarih eğitimi alan Angus, Newcastle doğumlu bir İngiliz vatandaşıydı. 13 yaşında Keynes'in 'How To Pay For The War' adlı eserini okuyunca tarih yerine ekonomi okumayı seçti. 20 kitap, 130 makale ve 19 cilt başkaları ile beraber ürettiği eserden sonra, 12 dile tercüme edilen eserleri ile haklı bir şöhret kazanmıştı. Merakı geçmişi tahmin etmek, yani bilinmeyenleri sayısal hele getirmekti. O sayılara kızanların kanılarının tersine her zaman sınıf ve gelir farklarını ve kültürel yapıyı izleyen, sayılarını toplumların yakın gözlemlenmesi ile üreten bir araştırmacıydı. Şimdi geliyor sıra Maddison'un izinden gidip, sayıların gücünü ortaya koymaya!


    Ülkemizde işsizlik sayıları ilan edildiği her gün, hemen gündeme genç nüfusta işsizliğin yüksekliği ve global krizde de genç nüfus işsizliğimizin önemli ölçüde artışı gündeme getirilir. Bu da ülkenin ekonomi politikalarını eleştirmek için kullanılır.

    Ancak dün Angus konusunda bazı şeyler bulabilmek için, OECD ile ilgili internet sitelerine girince ilginç şeyler ortaya çıktı. Önce aşağıdaki ilk grafiği buldum. Bu grafik OECD üyesi ülkelerin arasında (biz de üyeyiz) genç nüfus işsizliği şampiyonunun hangi ülke olduğunu vurguluyordu. Bilindiği gibi bizdeki genç nüfus işsizliği yüzde 20 oranının üstünde çıkar. Bu grafik seçilmiş OECD ülkelerinde 15-24 yaş arasındaki işsizlik oranlarını 2009 yılı üçüncü çeyreği itibarıyla göstermekte. OECD ortalaması tabloda görüldüğü gibi yüzde 18.8.

    Ancak sonra da daha detaylı istatistikleri akademik bir makaleden bulabildim.

    Makaledeki araştırmacıları, hem tüm OECD ülkelerini bir arada gösteriyor hem de OECD ülkelerinde krizin genç işsizliğini ne kadar arttırdığını ortaya koyuyordu. Dikkat edilirse 2007 yılının dördüncü çeyreği yani krizin başladığı dönem (NBER verilerine göre) ile, 2009 yılının dördüncü çeyreği karşılkaştırılıyor. Ülkelerin başlangıçtaki genç işsizliği oranları (15-24 yaş arası) ile şimdiki işsizlik oranları ortaya konuluyor. Yunanistan zirvede, Türkiye ise orta şekerli, yüzde 20 düzeyinden yüzde 25 düzeyine zıplamış bulunuyor! İspanya ve İtalya gibi gelir ve gelişme düzeyi bizden çok olan ülkeler bu OECD raporuna göre bizden çok kötü durumda! Bizden iyi olan bir çok ülke de var, ama işsizlikte şampiyon biz değiliz. Bu tezlerin tabi ki işsiz insanlara faydası yok, ama medyanın ve şikayetseverlerin tedavisine yarar!

    Kaynak OECD Working Papers 2010, yazarlar Stefano Scarpetta, Anne Sonnet ve Thomas Menfredi!



    Akşam
     
  9. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : Molekül avcıları gözünü Türk üniversitelerine dikti


    Ar-Ge yasası ile hızlanan klinik araştırmalarda Türkiye ilgi çekmeye başladı. Uluslararası ilaç firması Merck, 'molekül avcıları' ismini verdiği bir ekiple Türk bilim adamlarının peşinde
    Türkiye'de uzun süredir tartışılan klinik araştırmalar farklı bir boyuta taşınıyor. Artık ilaç firmaları 'dedektif' gibi bilimadamı arayacak. Dünya genelinde yürütülen klinik araştırmalarda keşfedilen, ilaca dönüşebilme olasılığı yüksek molekülleri araştırıp lisansını satın alan 'molekül avcıları', bilimsel altyapı ve yetişmiş uzman gücü yönünden umut vaat eden Türkiye'yi mercek altına aldı. İlaç sektöründe Ar- Ge konusunda
    oldukça büyük bir bütçeye sahip olan Merck'in üst düzey yetkilisi Greg Wiederrecht, "70 milyonluk Türkiye'de çok iyi bilim adamları ve üniversiteler var. Türkiye de bunu yapabilir. Yeni

    5 BİNDEN 1'İ İLACA DÖNÜŞÜYOR
    Merck Araştırma Laboratuvarlarının, tüm dünyadaki ürünlerin lisanslanması için çalışan, Uluslararası Lisanslama, İlaç Araştırma ve Geliştirmeden Sorumlu Başkan Yardımcısı Greg Wiederrecht, çalışmaları ile ilgili bilgi
    moleküller üzerinde çalışan Türk bilim adamlarını gidip bulmak için can atıyoruz" dedi. verirken üzerinde araştırma yapılan her aşamadaki ürünleri satın aldıklarını söyledi. Dünyada üzerinde çalışılan 5 bin molekülün sadece birinin ilaca dönüşebildiğini, bu nedenle ilaca dönüşebilme olasılığı yüksek moleküllerin lisansını satın aldıklarını anlatan Wiederrecht, MSD ilaçlarının piyasadaki
    ürünlerininuzman gücüne sahip olduğunu, biyoteknoloji geliştirme işine girebileceğini vurgulayan Wiederrecht, Kore, Hindistan, Çin gibi bir çok ülkenin artık bu alana eğildiğini, Avustralya'da bununla ilgili bir bakan bulunduğunu söyledi

    HER AŞAMADAKİ ÜRÜN SATIN ALINABİLİYOR
    7.5 milyar dolarlık Ar-Ge bütçesine sahip Merck firmasının Uluslararası Lisans lama, İlaç Araştırma ve Geliştirmeden Sorumlu Başkan Yardımcısı Greg Wiederrecht, araştırma yapılan her aşamadaki ürünleri satın aldıklarını söyledi.

    Devlet desteğine ihtiyaç var
    "Yeni moleküller üzerinde çalışan Türk bilim adamlarını gidip bulmak için can atıyoruz" diyen Greg Wiederrecht, Türk bilim adamlarının devlet desteğine de ihtiyaçları olduğunu söyledi. Wiederrecht, "Bu da istikrarlı bir ortamın sağlanması, öngörülebilir düzenlemelerin olmasını gerektirir. Bu riskli ama çok kârlı bir alan. Çok büyük istihdam ve kazanç
    bazılarının bu yolla alınıp geliştirilen ilaçlar olduğunu söyledi. Türkiye'nin çok iyi bilimsel alt yapı ve iyi yetişmiş
    sağlıyor" dedi.

    80 dedektif molekül geliştirenleri takip ediyor
    'Molekül avcılığı'nın bir boyutunun, bilimsel yayınların ve basında yer alan haberlerin takibi oluşturduğunu söyleyen Wiederrecht, 80 kişilik bir 'dedektif' ekiple çalıştıklarını kaydetti. Wiederrecht, "Bunlar akademisyenlerle bağlantıyainternet sitemize de
    geçiyor, sürekli iletişim halinde oluyor. Ayrıca, kendi başvuru yapılabiliyor. Geçen yıl 7 bin 800 moleküle bakıldı, bunlardan sadece 50'si ile devam etmeye karar verildi. Bunların belki sadece biri ilaca dönüşebilecek" dedi.


    Sabah
     
  10. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe: Genç nüfus işsizliğinde şampiyon değiliz!


    Ülkemizde işsizlik sayıları ilan edildiği her gün, hemen gündeme genç nüfusta işsizliğin yüksekliği ve global krizde de genç nüfustaki işsizliğimizin önemli ölçüde artışı gündeme getirilir. Bu da ülkenin ekonomi politikalarını eleştirmek için kullanılır.

    Dün genç nüfusta işsizlik konusunda dünyadaki durum nedir konusunu sizlere aktaracaktım. Ancak bir bilgisayar kazası oldu ve ülkemizi, OECD üyesi ülkelerle, genç nüfustaki işsizlik konusunda karşılaştıran grafik kopyalanırken sadece yarısı çıktı. Bu nedenle de ne dediğimiz anlaşılmaz hale geldi.

    Bu nedenle genç nüfusta işsizlik konusunda uluslararası karşılaştırmaları bir kere daha yayınlıyoruz.

    Ülkemizde genç işsizliği istatistikleri, iki şekilde incelenebilir.
    Birincisi, genel nüfustaki 15-24 yaş arası işsizlik .

    İkincisi ise, tarım dışı istihdamdaki genç nüfusta 15-24 yaş arası işsizlik!
    Aşağıdaki tablo ülkemizde 2007, 2008, 2009 yılları için yıl ortalaması genç nüfus işsizlik oranlarını özetlemiş. Ülkemizde TUİK tarafından yapılan anketlerde genç nüfus işsizlik oranları aşağıda sergileniyor.
    Tabloda ülkemizde genç nüfusta zaten çok yüksek olan işsizliğin kriz ortamında beş puandan daha fazla arttığını görmek mümkün.

    Genç Nüfus İşsizliği ve Kriz
    2007-2009 (15-24 yaş arası)
    YIL Genel Nüfus Tarım Dışı Nüfus
    Genç İşsizliği % Genç İşsizliği %
    2007 20.0 23.3
    2008 20.5 24.2
    2009 25.3 29.8

    Bunlar tabii ciddi bir sosyal probleme işaret eden sayılar ve krizdeki genç nüfus işsiliğindeki artış da korkutucu.

    Ancak biraz kafayı kaldırıp dünyada olanlara bakınca ve bu nedenle OECD'nin araştırmalarına girince de, ilginç gerçekler ortaya çıktı. OECD'de kaynağım 'OECD Working Papers 2010' ve aktaracağım makalenin yazarları, Stefano Scarpetta, Anne Sonnet ve Thomas Manfredi!
    Bu makaledeki OECD araştırmacıları, hem tüm OECD ülkelerini bir arada gösteriyor, hem de tüm OECD ülkelerinde krizin genç nüfus işsizliğini ne kadar arttırdığını ortaya koyuyordu. Tam otuz ülke, OECD ortalaması ve euro ülkeleri ortalaması verilmişti.

    Dikkat edilirse 2007 yılının dördüncü çeyreği yani krizin başladığı dönem (NBER verilerine göre) ile 2009 yılının dördüncü çeyreği karşılaştırılıyor.
    Ülkelerin başlangıçtaki, yani 2007 dördüncü çeyreği genç nüfus işsizliği oranları (15-24 yaş arası) ile şimdi eldeki son veri olan 2009 son çeyreğindeki işsizlik oranları ortaya konuluyor.

    Tabloya bakınca İspanya'da bugün genç nüfus işsizliği yüzde 40 oranına zıplamış. Yunanistan zirvede, İtalya zirvede, Türkiye ise orta şekerli, yüzde 20 düzeyinden yüzde 25 düzeyine zıplamış bulunuyor!

    İspanya ve İtalya gibi gelir ve gelişme düzeyi bizden çok olan ülkeler; Fransa, Avrupa'da hiç negatif büyüme yaşamayan Polonya, bu OECD raporuna göre bizden çok kötü durumda!

    Bizden iyi olan bir çok ülke de tabii ki var, ama genç işsizliğinde şampiyon değiliz.

    Bu verilerin ülkemizdeki işsiz insanlara, gençlerimize faydası yok, ama karşılaştırma en azından 'medyanın ve şikayetseverlerin tedavisine' yarar!
    Bu arada genç nüfus işsizliğinin aslında beceri kıtlığı anlamına geldiğini ve temelde bir eğitim sorunu olduğunun da altını çizelim.

    Grafiği dikkatle incelemeniz tavsiye edilir! Oklar krizdeki artışın boyutunu gösteriyor.



    Akşam
     
  11. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe: ‘Ekonomik arkeolog' Maddison ve dengeler!

    Birkaç gün evvel, 83 yaşında 24 Nisan 2010 tarihinde vefat eden ünlü tarih ve ekonomi uzmanı Angus Maddison’ın çalışmalarında, ekonominin yerinde gözleme dayalı ama uluslararası karşılaştırmalı sayısal verilerle değerlendirilmesi konusunda uzman, âdeta “geçmişi tahmin etmeye” ve sayısallaştırmaya çalışan, âdeta ekonomik arkeolog denilmesi gereken, sadece sayıları değil kültürü ve tarihi de çok iyi bilen ve araştıran çok değerli bir insan olduğunu sütuna taşımıştım.
    Angus Maddison, gerçek bir dünya insanıydı, İngiliz doğmuştu, Paris’te öldü. 1945 yılında Alman savaş esirlerine ders vererek sağladığı bir burs ile İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde okumuştu. Sonra Kanada’da Montreal’de Mac Gill Üniversitesi’nde lisansüstü çalışmalar yapmıştı. Daha sonra da ABD’de Baltimore’da Johns Hopkins Üniversitesi’nde okudu, ve eğitimi bitince İngiltere’ye döndü. İskoçya’da St. Andrews Üniversitesi’nde, ABD Harvard Üniversitesi’nde, ve hayatının son yıllarında da Hollanda’da Groningen Üniversitesi’nde öğretim üyesi oldu.
    Maddison Çin, Hindistan gibi, Asya geneli ve gelişen ülkelerin dünya ekonomisinde zıplama yapacaklarını en güzel dükümante eden kişiydi. Eserlerinde Çin ve Hindistan’ın son 4000 yılda (evet 4000!) dünya ekonomisinin yüzde 50 kadarını oluşturduklarını, ancak son bir iki yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun çöküşü gibi çöktüklerini ve Batı koloniyalizmine yenildiklerini, sayılarla göstermeye çalışmıştı. Ama son yirmi yılda tekrar uyanan Çin’in 2040 yılında dünya ekonomisinin GSYİH sayısının yüzde 40 kadarını oluşturacağı ve Hindistan’ın da eklenmesi ile ikisinin dünya ekonomisindeki payının yüzde 50 oranını 2040 yılında geçeceği tezi de onundu.
    Maddison’ın sayılarına göre ise ABD, zirvede olduğu dönemde dünya GSYİH sayısının yüzde 27’’si kadarını geçememişti.
    Aşağıdaki tabloda Angus Maddison’ın 2001 yılında yazdığı “The World Economy: A Millenial Perspective” adlı ve OECD tarafından yayınlanan eserinden alınma veriler var.
    Bu verilerde 1950 yılı ile karşılaştırma yapıldığında ve satın alma gücü bazlı ölçüm kullanılarak (PPP), son yüzyıl biterken gelişmiş ülkelerin (kabaca Batı demek) hem nüfus payının, hem de hem de üretimdeki payının düştüğünü görmek mümkün. Üretimdeki payları yüzde 45.6 düzeyine düşmüş (Ancak dikkat, hem nominal dolar sayıları kullanmak sorunlu olabilir, hem de PPP yani satın alma gücü rakamlarının kendine has sorunları vardır, unutmamalıyız!)
    Tersine Maddison’ın sayılarında gelişen ülkelerin (bizim gibiler) hem nüfus payının hem de üretimdeki payının 1950 yılına kıyasla hızla artarak yüzde 50 düzeyine yaklaştığını (yüzde 49) görmek de mümkün.
    Maddison, Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği ülkelerini de ayrı bir grup olarak almış. Yeni yüzyıla girilirken hem Doğu Avrupa ve hem de eski Sovyetler Birliği ülkelerinde hem nüfus azalıyor, hem de PPP ile ölçülen üretim payı yüzde 5.4 düzeyine iniyor.
    Tabii ki bu veriler petrol ve enerji fiyatları artışı, ve 2008 global krizi sonrası biraz değişecek ama, sonuç değişmeyecek. Gelişen ülkeler artık dünya nüfus ve üretiminin yarısından fazlasını üretiyorlar. Batı, bu gelişmeye sadece teknoloji ve verimlilikte üsütünlük ile direnebilir, askeri güç ile değil.
    Peki gelişen ülkeler, özellikle Asya, teknoloji ve verimlilikte de zafer kazanmak için yatırım yapıyorlar mı?
    Bu sorunun cevabı “evet” ve yarın bu konuya 1993 yılından bu yana Yale Üniversitesi Başkanı ve ünlü iktisatçı Dr. Richard Levin’in son makalesine dayanarak destek getireceğiz.

    Yeni Yüzyıla Girerken Dengelerde Değişim Angus Maddison 2001

    1950 1973 1998
    GELİŞMİŞ
    ülkeler nüfus
    payı % 19.0 15.6 12.1
    GELİŞMİŞ
    ülkeler PPP
    üretim payı % 57.0 50.9 45.6
    GELİŞEN
    ülkeler nüfus
    payı % 70.4 75.2 81
    GELİŞEN
    ülkeler PPP
    üretim payı % 30.0 36.1 49.0
    DOĞU AVRUPA
    ve ESKİ SSCB
    ülkeleri nüfus payı % 10.6 9.2 6.9
    DOĞU AVRUPA
    VE ESKİ SSCB
    ülkeleri PPP üretim payı % 13.1 12.8 5.4


    Akşam

     
  12. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe:Çin zirveye nasıl talip?


    ABD'nin ünlü Yale Üniversitesi'nin Başkanı Richard Levin şöhretli bir iktisatçıdır, ama diğer taraftan da 1993 yılından bu yana okulun Başkan'ı olduğuna göre de, iyi bir gözlemci ve yöneticidir. Levin son üç beş yıldır üniversitenin mezuniyet törenlerinde hep Çin ve eğitim konusunu konuşuyor. Geçtiğimiz günlerde de 'Asya'daki üniversitelerin yükselişi !' adlı bir makaleyi Foreign Affairs dergisinin Mayıs/Haziran 2010 sayısında yayınladı. Söyledikleri Türkiye için de ölümcül önemde, fikirlerini özetleyerek sütuna taşıyacağız.

    Levin İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana sıra ile Japonya, G.Kore, Taiwan, Hong Kong ve Singapur'un geliştiklerini ve kalkındıklarını ve şimdi de Çin ve Hindistan'ın, dünyadaki dengeleri bozarak, ön plana çıktıklarını vurguluyor, gelişmenin nedenlerini araştırıyor ve bu gelişmeleri 'ucuz emek bolluğunun sonucu' olarak yorumlayanların büyük bir yanılgı içinde olduklarını gündeme getiriyor.

    Japonya ve G.Kore tarımdan sanayiye, sonra da düşük becerili sanayiden yüksek becerili sanayiye ve hizmete geçerken, önemli ölçüde altyapı yatırımı yapılmış ve eğitim sistemleri hızla reforme edilmiş. Bu ülkeler eğitimli bir işgücünün kalkınma ve büyüme için önemini ve araştırmaya yatırımın, inovasyon ve rekabet gücü açısından ne kadar önemli olduğunu anlamışlar.

    Japonya'da üniversite yaşındaki nüfusun, 1960 yılında yüzde 9 kadarı üniversite okurken, 1990'lı yılların sonunda bu oran yüzde 42 düzeyine çıkmış, G.Kore'de ise ayni yıllarda oran yüzde 5 düzeyinden yüzde 50 düzeyine zıplamış. Japonya ve G.Kore üniversite eğitimi atılımı yaparken, Çin ve Hindistan uyuklamakta imiş ve çok geride bulunuyormuş.
    Çin'de uyanma ancak 1978 yılında Mao sonrası siyasi değişim ile başladığı için, Çin'de 1990'lı yılların ortasında, üniversite yaşındaki nüfusun sadece yüzde 5 kadarı okulda imiş (Swaziland, Bangladesh ve Botswana da aynı zamanda aynı oranda!) . 1998 yılında Pekin Üniversitesi'nin yüzüncü yılında konuşan Jiang Zemin, ülkesi için yeni bir yüksek eğitim atılım planı açıklamış. 2006 yılında Çin yüksek eğitim için ayrılan fonları GSYİH oranı olarak üç misline çıkarmış ve 10 yıl içinde yüzde 1.5 düzeyini yakalamış. Çin'de yüksek eğitim kurumları sayısı 10 yılda 1022 adetten 2263 adete çıkmış. Çin'de her yıl üniversiteye kaydolan öğrenci sayısı ise 1997 yılındaki kabaca bir milyon kişiden, 2007 yılında 5.5 milyon kişiye çıkmış. Bu gelişme, dünyada, bu kadar kısa sürede hiç görülmemiş rekor bir artış.
    Ancak bu yüksek artışa rağmen Çin'de gidilecek daha çok yol var: Çin'de üniversiteli sayısı yüzde 23, Japonya'da yüzde 58 , İngiltere'de yüzde 59 ve ABD'de yüzde 82. Bir de tabii öğretim üyesi konusu var. Öğrenci sayısı eğitmen sayısından çok hızlı artınca da, öğrenci-hoca oranı 2 misiline çıkmış, bu da bir sorun.


    Hindistan'da üniversite eğitimine kaynak aktarımı ve yatırım gelişmesi Çin kadar yüksek değil. Ama dünyanın en büyük demokrasisi olan Hindistan yirmi yılda dünyanın en kalabalık ülkesi haline gelecek, ekonomisi de Çin'den sonra ikinci en büyük olacak. Hindistan İnsan kaynakları Geliştirme Bakanı (böyle bir Bakanlık var) Kapil Sibal, yüksek eğitimdeki öğrenci oranını yüzde 12'den 2020 yılında yüzde 30 oranına yükseltmeyi hedefliyor. Yani bu hedef önümüzdeki on yılda Hindistan'daki yüksek eğitim öğrencisi sayısını kabaca 40 milyon kişi artırmak demek (nerede ise İspanya'nın nüfusu kadar !).


    Ancak şimdi Asya'da hedefler değişiyor. Bugün Çin, Hindistan, Singapur ve G.Kore bazı üniversitelerini dünyadaki en iyi üniversitelerle (ABD, Batı Avrupa ve Japonya'daki ) rekabet edecek ve geçecek hale getirme hedefini gündeme getirmişler. Hedeflenen diploma sayısı değil, üniversitede yaratıcı, yenilikçi, kritik düşünen, entelektüel, problem çözücü, lider insanlar yetiştirmek.

    Bugün Çin ve Hindistan dünya ile ucuz emek sayesinde rekabet edebilir durumdalar. Ancak düşük emek maliyeti, tarımda gizli fazla işgücü stoku ortadan kalkana kadar devam edebilir. Japonya ve G.Kore'de fazla ucuz emek bitince ücretler artmış ve bundan sonra da inovasyon ve yeni ürün ve yeni hizmet, uygulamaya dönük araştırma ve bilimsel ilerleme olmadan büyümeyi devam ettirmenin mümkün olamayacağı anlaşılmış.

    Bugünkü büyüme ve istihdam hızında Çin'in ucuz emek avantajını önümüzdeki yirmi yılda (Hindistan otuz yılda ) kaybedecekleri düşünülüyor. Bu nedenle inovasyon yeteneğini geliştirmek için az bir zamanları var.
    Japonya örneğine bakılırsa, Japonya 1950 yılından 1990 yılına kadar, yani fazla emek otomotiv sektörüne monte edilene kadar, ABD'den çok hızlı büyümüş. Ama bu gelişmeden sonra ise ABD'den çok çok yavaş büyümeye başlanmış. Levin 'eğer Microsoft, Netscape, Apple, Google Japon şirketleri olsa idi, Japonya'nın büyümesi yavaşlar mı idi' diye soruyor. Cevap da hayır tabii! Bu sayılan firmalardaki bilime dayalı inovasyon ABD'yi, 2008 yılındaki krize kadar geçen yirmi yılda, Japonya'yı yeniden geçmeye götürmüş.
    Yeni hedef, araştırmacı, bilimsel ve innovatif insan yetiştirmek için yüksek eğitimde dünya çapında rekabete soyunmak. Ancak Harvard, Yale, Oxford, Cambridge, Stanford ve U.of Chicago gibi kurumların zirvye çıkmaları ve bunun için dünyanın alanlarında lider bilim adamı ve eğitmenlerini bir araya getirmeleri, yüz yıllık bir süreç olmuş. Dünyada en üst düzey üniversite sıralamaları içinde en üst yirmi beş içinde sadece bir tek Asya üniversitesi var, o da 1877 yılında kurulmuş olan Tokyo Üniversitesi.
    İşte şimdi Çin ve Hindistan bu en üst 25 içine girmek için ve yeni bir tip insan yetiştirmek için atılımdalar.
    Yarın bu atılımı Levin'in gözünden aktaracağız!



    Akşam
     
  13. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : Bostonlu Türkler!..


    Bir ülkede siyasi mimari güçlüyse ekonomik krizler kolay atlatılıyor. Bunun en iyi örneği ABD. Bu ülkede her türlü krize engel olabilecek, 'Yerel, ülkesel ve küresel' örgütlenme sağlanmış. Ekonomistler, büyük resesyon diye tanımladıkları bu son krizden ilk çıkacak ülkeler listesinin başına ABD'yi boşuna koymuyor. ABD, henüz krizden çıkamadı. Ancak Başkan Obama güven veriyor. Sağlık reformunu yaptı. Mali reform yapmaya hazırlanıyor. Yenilikçi, yeni yeşil dediğimiz yüksek teknoloji yatırımlarını destekliyor. Ülkenin altyapısını gözden geçiriyor, enkaz ekonomisini düzeltmek için uğraşıyor.
    Fakat sinek küçük mide bulandırır!..
    Üç hafta önce Bursa'ya gelen Profesör Roubini'i, "ABD'deki 50 eyaletin bütçesi farklı bir ikinci dalga yaratabilir" diye uyarınca benim de midem bulandı. Geçen hafta dünyanın ikinci büyük yenilikçi ilaç şirketi MSD ile birlikte Boston ve Şikago'ya gidince bu uyarıyı daha da dikkate aldım. Yetkilileri dinleyince anladım ki, ABD'de kriz ülkesel ve sektörel boyutlu olmaktan çıkmış. Yerele doğru yönelmiş.
    ***
    Sonuçta yenilikçiliğin ve inovasyonun simgesi Boston'da işsizlik yüzde 9.5'a dayanmış. Başkent Boston'un bağlı olduğu Massachusetts Eyaleti bütçesi 3,5 milyar dolar açık veriyor. Oysa Boston çok kültürlü bir şehir. Nüfusu 600 bin, bir o kadar insan çalışmaya geliyor. Bu nedenle Boston'a dünyanın 'En küçük en büyük' şehri diyorlar. Şehirde Harvard, MIT, North Western üniversiteleri dahil 122 üniversite var. Dünyanın en iyi eğitimli işgücü ve entelektüel sermayesi burada. Şehir, yüksek işsizliğe rağmen durmadan 'beyin göçü' alıyor. Biyogenetik, temiz enerji, yüksek teknolojinin adresi. Sadece Boston'da çalışanlara yılda 4,5 milyar dolar ücret ödeniyor. Burada temel araştırmaların yüzde 11'i yapılıyor. Kişi başına en fazla ar-ge harcaması Boston'a düşüyor. Buluşu olanları destekleyen melek yatırımcıların yüzde 22.8'ini yine Boston çekiyor. Melek yatırımcıları çekilmesinde ise en büyük rolü 600 ilaç şirketinin yer aldığı, yerel meclis ile birlikte çalışılan 'özel bir kümelenme modeli' oynuyor.
    Model incelenmeye değer!
    ***
    Çünkü 2010'da dünyada biyoteknoloji sektörüne 100 milyar dolar yatırım yapılacak. Çin, Hindistan, Singapur, Dubai kolları sıvamış. Batık Yunanistan, İzlanda, sorunlu İspanya, İrlanda klinik araştırma merkezi olabilmek kırk takla atıyor. Türkiye ise ilaçta klinik araştırma merkezi olmayı hâlâ reddediyor. Biyoteknoloji pastasını elinin tersiyle itiyor. Oysa Boston'da bu alanda çalışan yığınla bilim adamımız var. Geçen hafta Can Cem Elbi ve ekibinin yaptığı kanser araştırmalarıyla ilgili haberimizi okudunuz. Elbi, 47 milyar dolarlık MSD yenilikçi ilaç şirketinin araştırma departmanında kalın bağırsak, meme, prostat kanserine çözüm bulmaya çalışıyor.
    Obezite üzerinde çalışan Gökhan Hotamışlıgil ile Mehmet Toner'in adına Harvard Tıp Fakültesi'nde açılmış laboratuvarları var.
    Bilim adamlarımız bu kadar değil ki?
    Profesör Cemal Kafadar Harvard Üniversitesi'nde Vehbi Koç Tarih Kürsüsü Başkanı. Dünyanın en iyi iktisatçıları arasında gösterilen Dany Rodrik Harvard'da, Daren Acemoğlu ise MIT'de çalışıyor. MIT mezunu Kenan Şahin, inovasyonda küçük şirketlere destek veriyor. Yaman Yener, Northeastern Üniversitesi'nde Mühendislik Fakültesi dekanı. Selim Ünlü, Boston Üniversitesi'nde görev yapıyor. Yalçın ve Serpil Ayaslı MIT doktoralı. Cep telefonlarına çip üretiyor. Şirketleri NASDAQ'da işlem görüyor. Diyeceğim o ki, Bostonlu Türklerle gurur duyuyorum. Onlar insanlık için çalışıyor. Tersine göç yerine beyin sirkülasyonuyla birikimlerini ülkelerine aktarmak istiyor. Eğer Türkiye refah yaratmak istiyorsa onları tanımalı!...

    Sabah
    [​IMG]
     
  14. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Çin'de eğitim ve Komünist Parti


    Dün bu sütunda Yale Üniversitesi Başkanı Richard Levin'in Çin'deki en son eğitim seferberliğinden bahseden yazısının içeriğini aktarmaya başlamıştık. Çin 1978 yılında Mao sonrası değişim seferberliğini başlatmış ve müthiş bir ekonomi hamlesi yapmıştı. Bugün gelinen yerde Çin ve Hindistan, dünya ile ucuz emek sayesinde rekabet ediyor, fakat düşük emek maliyeti, ancak tarımda gizli fazla işgücü stoku ortadan kalkana kadar devam edebilir. Japonya ve G.Kore'nin deneyiminden de biliniyor ki, ucuz emek arzı bitince ücretler artıyor ve bundan sonra da inovasyon, yeni ürün ve hizmet, uygulamaya dönük araştırma ve bilimsel ilerleme olmadan hızlı büyümeyi devam ettirmek mümkün değil. Bugünkü büyüme ve istihdam hızında ise Çin ucuz emek avantajını önümüzdeki yirmi yılda (Hindistan otuz yılda) kaybedecek. Bu nedenle Çin ve Hindistan'ın insanlarının inovasyon yetneği, teknolojik değişim ve bilimsel araştırma özelliklerini geliştirmek için az zamanı var.

    Çin önce 1998 yılında bir yüksek eğitim hamlesi planı yapmış, 10 yılda yüksek eğitim kurumu ve üniversite sayısını 1022 adetten 2263 adete çıkarmış, ayırca da her yıl üniversiteye kaydolan öğrenci sayısının 1997 yılında yılda bir milyon kişiden 2007 yılında yılda 5.5 milyon kişiye çıkartmış. Bu hamleden sonra ise Çin, Hindistan, G.Kore ve Singapur hedeflerini bir kademe daha yükseltmiş ve yeni hedef olarak araştırmacı, bilimsel ve inovatif insan yetştimek için Batı'nın en üst düzey üniversiteleri ile rekabet edebilmeyi sağlamak için çalışmaya başlamışlardı.
    Bilimde bu tür bir hedefe ulaşmak için üç şey gerekli. Birinci sınıf tesisler, yeterli fon, ve öğretim üyeleri ve öğrenciler için yeterli gelir ve avantajlar. Çin bugün bu her üç konuda ciddi yatrımı yapmakta.
    ABD'ye dönersek 1945 yılında Harry Truman zamanında bilimsel araştırma atılımı için bir plan yapmıştı. Temel bilimlerdeki bilimsel keşifler ancak uzun zaman sonra uygulamada avantaj getiriyor. Örneğin laser 1950'li yılların sonuna doğru bulunmıuş, ama göz ameliyatlarında kulanımı ancak 20-30 yıl sonra mümkün olmuştu. Üstelik bu tür bilimsel buluşların ekonomik getirileri de sahiplerine çoklukla kalmıyordu. Bu nedenle ABD, üçlü bir sistem kurmuştu. Federal hükümet bilimsel araştırmaları fonlayacak, devlet değil üniversiteler araştırmaları gerçekleştirecekler ve fonların çeşitli alanlara ve projelere tahsisi de bilimsel bağımsız uzmanlar tarafından yapılacaktı. Bu sistem ABD'de başarılı oldu.


    Ancak Asya, bu sistemde çalışmıyor. Asya'da bilimsel araştırmaların çoğu üniversite dışında araştırma kurumlarında ve devlet laboratuvarlarında yapılmakta. Fonlar da temel bilimsel araştırmalara değil, uygulamaya dönük olarak yapılan araştırma ve geliştirmeye ayrılmakta. Çin'de araştırma geliştirme harcamalarının sadece yüzde 5 kadarı temel bilime ayrılmakta, halbuki gelişmiş Batı ülkelerinde bu oran yüzde 10-30 arasında. GSYİH oranı olarak ABD temel bilim araştırmaları için Çin'in yedi misli fon harcamakta. Üstelik de Japonya ve Çin'de fonların dağıtımı da pek bilim insanları tarafından yapılmamakta. Ama bu ülkelerin gene de ciddi bir araştırma yatırımı yaptıkları söylenebilir. Ancak işin bir de eğitim ve kalite yanı var.


    Bir ülkenin ekonomik olarak gelişmesi sadece araştırma kapasitesine bağlı değil. Ülkenin vatandaşlarının iyi ve geniş spektrumlu eğitim almış olmaları ve ülkenin dinamik , bağımsız ve orijinal düşünebilecek girişimcilere sahip olması gerek. Çin yöneticileri farkındalar ki ülkelerinde dar çok boyutlu eğitilmiş insan kıt ve kritik düşünme becerisi eksik. Asya ve hatta Avrupa'da üniversite öğrencileri çok dar şekilde uzmanlaşarak eğitiliyor. Ayrıca eğitim büyük çapta ezbere dayalı, öğrenciler pasif dinleyici durumunda ve sınıfta birbirlerini ve öğretim elemenlarını farklı yönde düşünmeye itmeyi beceremiyorlar. Bu tür klasik eğitim temelli Asya pedagojisi, mühendis ve orta düzey devlet çalışanları yetiştirmekte etkili olabilir ama, liderlik ve inovasyon öğretemez. ABD'nin üniversitelerinde öğrencilerden bazı gerçekleri ve sayıları saymaları değil, tersine önlerine konan, daha evvel görmedikleri problemleri çözmeleri bekleniyor.


    İşte bu nedenle bugün Asya eğitim sistemleri ve içeriği ABD tipine döndürülme çabasında. Ama Çin'de eğitimde iki otorite söz sahibi. Birincisi, üniversitenin başkanı, ikincisi ise üniversite içinde görevli Komünist Parti Sekreteri. Bu da bazen ciddi sorunlar yaratmakta. Çin Eğitim Bakanlığı da sorunların farkında, ama nasıl bir değişim yapılacağı henüz bilinmiyor.
    Tabii her üniversite dünya klasmanında en üst düzeyde olmak zorunda değil. ABD'de fonların dağıtımı sistemi farklılıkları yaratmakta. Almanya'da ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise üniversiteye giriş serbestleşmiş ve araştırma fonları başarıya göre değil, eşitlik ilkesine göre dağıtılmış. Japonya ve G.Kore ise derslerini iyi öğrenmiş. Bu iki ülkede aynen ABD gibi, bazı üniversitelere daha fazla olanak sağlanmış. Japonya'da Tokyo, Kyoto, ve Osaka üniversiteleri, G.Kore'de ise Seul Ulusal Üniversitesi özel olarak desteklenen örnek üniversiteler. Çin de aslında bu tür yaklaşımın öneminin farkında. 1998 yılından bu yana yedi tane üniversite, Fudan, Nanjing, Pekin, Shanghai, Jiao Tong, Tsinghua, Xi'an Jiaotong ve Zehi Jiang üniversiteleri iyice torpilli. Hindistan ise 1950-60 arasında beş adet teknoloji üniversitesi kurmuş. Sonra bunlara on tane daha eklemiş, ama bunları uluslararası rekabete düzeyine getirememiş.


    Bugün ise hem Çin hem de Hindistan, Çinli ve Hintli bilim adamlarının yurtdışındaki başarılarına bakarak ülke içinde de uluslararası rekabet karşısında ayakta kalacak üniversiteler kurmaya çalışıyor. Çin aslında Komünist Parti'nin kurumların içinde olması nedeni ile akademisyenlere fazla tercih hakkı bırakmıyor, ama Hindistan bilim adamlarını oldukça serbest bıraktığı için avantaj sahibi. Tabii bilimde klasmanda öne geçmek, ama siyasi olarak ifade ve tercih hürriyetini sınırlamak mümkün . Sovyetler bunu yapmıştı. Soğuk savaş esnasında matematik ve fizikte çok da ileri gitmişlerdi. Ama bu özel kurumlarda gerçekleşmiş, üniversite bazında olamamıştı. Sonuç ortada! Önemli olan nokta şu; bilim insanları özgür olmalı ve dünya çapında ortak çalışma gerçekleşmeli.



    Akşam
     
  15. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : İngiltere'de yeniden seçim 1'e 3 veriyor



    Ülkemizde muhalefet partisi lideri Deniz Baykal kendisine seks kaseti ile komplo yapıldığını gerekçesi ile istifa ederken, Fransa'da seçimde Sarkozy'nin karşısına rakip olarak çıkacak IMF Başkanı D. Strauss-Kahn hakında, seks saplantısı konulu kitap ve resimler yayınlandı. Seks skandallarına karışmasına rağmen istifa etmeyen ve seçilen tek lider ise Berlusconi!

    Diğer taraftan da Almanya'da Merkel ve İngiltere'de Brown'un siyasi durumu da iyice karıştı. Ekonomi ile uğraşılması gereken bir dönemde ülkeler siyasetle uğraşıyor.

    Türkiye, bu yıl anayasa ve referandum kavgası yapacak, gelecek yıl da seçime gidecek. İngiltere, çok ciddi bir ekonomik kriz ile uğraşıyor ve hükümet kurulamıyor, Gordon Brown da istifa ediyor. Fransa ve Almanya da Yunanistan belasını atlatmaya ve dünyayı kaosa sürüklememeye çalışırken, Sarkozy'nin ratingi sürekli düşmekte, Merkel hükümetinin de koalisyon kaosu yaşaması gündeme geliyor gibi. Biz siyasete bulaşmayız ama, ekonomik sonuçları çok önemli olabilecek bu siyasi gelişmeleri okurlarımız için özetleyeceğiz. İngiltere ile başlayalım.

    6 Mayıs Perşembe günü İngiltere'de yapılan parlamento seçimleri bu ülkede az görülen bir şekilde sonuçlandı. Hiçbir parti tek başına iktidar olacak milletvekili sayısına ulaşamadı. İngiltere 1974 yılından beri bir azınlık hükümeti ile ve 2. Dünya Savaşı günlerinden beri de koalisyon hükümeti ile yönetilmiş değil. Son seçimler, ekonomik zorluklar içinde olan İngiltere'yi bir süre belirsizlik çerisinde bırakacağa benziyor.

    Her ne kadar seçimin galibi, bir önceki seçime göre 97 fazlasıyla, 306 milletvekili ile Muhafazakar Parti olsa da, bu sayı 650 kişilik parlamentoda tek başına hükümet kurmaya yetmemekte. 13 yıldır iktidarda olan İşçi Partisi, 91 kayıpla 258, Liberal Parti ise, 5 kayıpla 57 milletvekili kazandı. Diğer küçük partiler de 29 milletvekilliği kazandılar. Oy dağılımı da şöyle: Muhafazakarlar % 36,1, İşçi Partisi % 29, Liberaller % 23 oranında oy aldılar. Seçime katılım % 65,1 olurken, İşçi Partisi % 6,2 oy kaybetti. Muhafazakar Parti % 3,8, Liberal Parti ise % 1 oranında oy kazandılar. Dar bölge sistemi uygulanan İngiltere seçimlerinde İşçi Partisi ile Liberal Parti arasında ancak % 6 oranında oy farkı varken, İşçi Partisi'nin 201 milletvekili fazlası ile parlamentoya girmesi, seçim sistemi üzerindeki tartışmaları yeniden gündeme getirdi. 19. yüzyılda İngiltere'de Whigs ve Tories olarak iki parti egemenliği ve birinden birinin parlamentoda çoğunluğu ele geçirmesi kesinken, mevcut seçim sistemi aksamadan çalışıyordu. Bugün üç büyük parti ve çok sayıda küçük parti olduğu için pel çok oy ziyan olmakta. Son seçimlerde Liberal Parti % 23 oy alırken parlamentodaki milletvekili sayısı ancak % 9'u bulabilmekte; diğer taraftan Muhafazakarlar % 36 oranında oy ile milletvekillerinin % 47'sine, İşçi Partisi ise % 29 oy oranı ile milletvekillerinin % 40'ına sahip olmaktalar. Seçimdeki bu adaletsiz sonuçlara en büyük itiraz da Liberal Parti'den gelmekte. Liberallerin onlarca yıldır istedikleri seçim sistemi değişikliği için bu seçim sonuçları bir fırsat olabilir.

    İngilizlerin 'hung parliament' dedikleri bu sonuç karşısında nasıl bir hükümet kurulması düşünülüyor? Akla ilk gelen Muhafazakarlar ile Liberallerin bir koalisyon kurması. Yeni bir seçim sistemi üzerinde anlaştıkları takdirde iki partinin koalisyon yapması büyük bir olasılık olarak görülmekteydi. Ancak seçimleri izleyen dört günde Muhafazakar ve Liberal partilerin koalisyon görüşmelerinin hızla ilerlemesi üzerine, başbakanlıktan hemen istifa etmeyerek şansını sonuna kadar kullanmak isteyen Brown, 10 Mayıs Pazartesi günü, eylül ayına kadar İşçi Partisi liderliğinden istifa edeceğini açıkladı. Böylece koalisyon görüşmeleri için Brown'un başbakanlığını kabul etmeyen Liberal Parti'nin bir şartını yerine getirmiş oldu. Yeni hükümet kurma konusunda diğer bir partinin parlamentonun çoğunluk oyuna sahip olduğu belli oluncaya kadar, Başbakan Brown'un istifa etmemesi İngiltere'deki geneklere uygundu. Ancak İşçi Partisi - Liberal Parti koalisyonu dahi parlamentoda çoğunluk için yeterli değil. Bu durumda diğer küçük partilerin desteği gerekli. Diğer bir olasılık da Liberal Parti'nin muhalefet sıralarında kalarak, Muhafazakar azınlık hükümetini desteklemesi.

    Muhafazakarların, Liberal Parti'nin seçim sisteminin değişmesi konusundaki taleplerini reddetmesi ve Brown'un müzakere yolunu açmak için parti liderliğinden istifa edeceğini açıklaması, koalisyon görüşmelerini ilginç bir duruma getirdi. Muhafazakar lider Cameron da bu durum karşısında, seçim sisteminin değişmesi konusunda bir referandumu kabul edeceğini açıkladı.
    Görünen o ki, yakın bir gelecekte, İngiltere'nin seçim sistemi koalisyonlara yol açacak bir yöne doğru yol alacak. İngiliz seçim sistemine göre başbakan istediği zaman yeni genel seçimlere gidebilmekte. Görünen o ki kısa bir süre sonra İngiltere'de yeni bir seçim kampanyası ile karşılaşacağız. Her konuda bahse girilen İngiltere'de yıl sonuna kadar yeni seçimlere gidileceği konusundaki bahisler bire üç veriyor.

    Akşam
     
  16. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : Medvedev'in Türkiye gezisi!..


    Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Farkında değiliz, jeopolitik değişti. Bu durum Türkiye'ye avantaj sağlıyor. Siyaset ve ekonomide artık esnek politika üretiyoruz. Değerlenen Avrasya, Türkiye'yi daha da önemli hale getiriyor.
    Ticaret, eksen değiştirdi. Yeni zenginlere ve güçlü ekonomilere kaydı. Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya ve Avrasya'nın gelişen ülkeleri dünya sahnesinde boy gösteriyor. Soğuk Savaş döneminde stratejik önemini güvenlik boyutuna oturtan Türkiye ise bu değişimden kendine düşen payı aldı. Ekonomik stratejik boyutlu yepyeni bir yolculuğa çıktı.
    Hakkını teslim edelim. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, konjonktürün yarattığı avantajları iyi okuyor. Dış ilişkilerde Türkiye esnek politika üretiyor.
    ***

    Çünkü süper güç ABD kararlı...
    Israrla İran yerine ılımlı, dünyayla entegre olmuş, "laik-demokratik" ülke modeli üzerinde duruyor. Türkiye'yi model ülke seçmiş.
    Türkiye üzerinden giremediği ülkelere girmek, ilişki kuramadığı ülkelerle bağlantı sağlamak istiyor. İran bunun bir parçası. Afganistan, Pakistan, Suriye, Lübnan ve Libya'daki radikal gruplarla ilgili sıkıntıları var. Küresel kriz öncesi bu sıkıntıyı Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile aşmaya çalışıyordu. Krizle birlikte BOP'un uygulama şeklini değiştirdi. Şimdi genişletilmiş BOP üzerinde çalışıyor.
    Peki, bir dönem Varşova Paktı'nın lideriyken bugün NATO'nun en önemli partneri haline gelen Rusya, ABD'nin yeni model ülkesi Türkiye ile nasıl bir yolculuğa çıkıyor? Hedef, sadece 100 milyar dolara ulaşacak dış ticaret mi?
    ***
    Baştan söyleyelim.
    Rusya için nükleer santral önemliydi. Fakat Rusya, petrol yerine doğalgaz boru hatlarıyla sıcak ülkelere ve denizlere açılmayı kafasına taktı. Yakın gelecekte Ortadoğu'ya açılımı doğalgaz boru hatlarıyla Türkiye üzerinden yapacak. Bugün İran ve Irak, yakın gelecekte boru hatları döşemek isteyen Katar'ın doğalgazını çıkarmak istiyor. Hatta bu ülkelerde kurulacak boru hatlarının finansmanını da sağlamaya aday.
    Diyeceğimiz şu: Bloklar arasındaki rekabet tırmanıyor. ABD ne yaptığını biliyor. Rusya, Türkiye'nin değişen konumunu iyi okuyor. Türkiye'nin yükselen yıldızının yarattığı fırsatı kullanmak istiyor.
    Gelin görün ki, yeni küresel düzeni bir tek AB doğru okuyamadı, treni kaçırdı. Şimdi krizlerle boğuşuyor.
    AB'ye geçmiş olsun!!! Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev'in Türkiye gezisini iyi analiz etmek gerekiyor.
    [​IMG]

    Sabah
     
  17. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Evet çift haneli büyüme geliyor


    Mart ayına ilişkin sanayi üretimi endeksi yıllık bazda yüzde 21.1 artışla beklentimizden daha iyi gerçekleşti. İlk çeyrekte sanayi sektöründe ortalama büyüme yüzde 17.2 oldu. Bu da ilk çeyreğe ilişkin GSYH büyüme oranına yaklaşık 6 puan katkı yapacak. Böylece 2010'un ilk çeyreğinde yüzde 15'in üzerinde bir oranla, son zamanların en yüksek büyüme oranı yakalanacak. Çift basamaklı büyüme oranı baz etkisinden kaynaklansa da diğer önemli bir etken de ekonomik toparlanma temposunun kuvvetli olması.

    Mevsimsel dalgalanmalara ve aylık işgünü sayısına göre düzeltildiğinde sanayi üretimindeki yüzde 1 civarındaki büyüme temposu mart ayında da devam etti. Açıklanan verilerde TÜİK tarafından düzeltilmiş endeks mart ayında bir önceki aya göre yüzde 0.9 oranında arttı. Bu da yıllık bazda yüzde 11 civarında üretim artışına işaret ediyor. Hesaplamayı aylık değil de çeyrekler bazında yaptığımızda da sanayi üretiminin yıllık yüzde 13 gibi yüksek bir tempoda büyüdüğünü hesaplıyoruz.

    Aşağıdaki birinci grafikte kırmızı çizgi ile gösterdiğimiz yıllıklandırılmış büyüme temposu, sanayi üretimindeki toparlanmanın son üç çeyrekte oldukça kuvvetli bir şekilde devam ettiğine işaret ediyor. Bu tempoda, yılın ikinci yarısında bir miktar yavaşlama gerçekleşeceğini düşünsek bile 2010 yılı genelinde, GSYİH reel büyüme oranının yüzde 5 civarındaki tahminleri aşacağını şimdiden söyleyebiliriz

    Yeni açıklanan mart ayına ilişkin ödemeler dengesi verileri cari açığın beklentilerin üzerinde arttığına işaret ediyor. Beklenti geçen yılın mart ayında 1.2 milyar dolar olan aylık cari açığın 3.9 milyar dolara çıkması yönündeydi. Gerçekleşme ise 4.3 milyar dolar oldu. Açığın beklenenden fazla artmasının sebebi kasım ayından bu yana dış ticarette dengenin ithalatın lehine değişmesi oldu. Ödemeler dengesi verilerine göre toplam ihracat mart ayında yıllık bazda ithalattaki artış yüzde 43 olmuş. İlk çeyrek itibarıyla da ihracat artışı dolar bazında yıllık yüzde 7.5 oranında kalırken ithalat yüzde 33 oranında artmış. Daha önceki yazılarımızda ithalattaki artışın hem miktar etkisinden hem de fiyat etkisinden kaynaklandığına dikkat çekmiştik. İthalat miktar olarak artıyor çünkü hem tüketimde, hem yatırımda, hem de üretimdeki artış nedeniyle ara malı ithalatında toparlanma söz konusu. Fiyat etkisi de başta enerji ve petrol fiyatları olmak üzere, küresel olarak kriz dönemine göre hızlı bir şekilde arttı. Doğru bir değerlendirme yapmak için, sık sık vurguladığımız şekilde, ödemeler dengesinin finansman tarafına bakmamız gerekiyor.

    Yılın ilk üç ayında toplam 10 milyar dolara ulaşan cari açığın finansmanının önemli bir kısmının kısa vadeli döviz girişleri ve bankacılık sektörünün borçlanması yoluyla sağlandığını görüyoruz. Bu yılın ilk çeyreğinde sadece 1 milyar dolarlık net doğrudan yatırım girişi var. Buna karşılık, portföy yatırımlarında geçen yılın ilk çeyreğinde 3.1 milyar dolarlık net çıkış gerçekleşmişti. Bu yılın ilk çeyreğinde ise 2.6 milyar dolarlık net giriş var. Aşağıdaki grafik, cari açıkta uzun vadeli doğrudan yatırım ve kayıt dışı ihracat olarak değerlendirdiğimiz net hata ve noksan kalemi ile düzeltme yapıldıktan sonraki trendi GSYH oranı olarak özetliyor.

    İkinci grafikte, düzeltme sonrasında, kriz yılları olan 1994, 2001 ve 2009'da GSYH oranı olarak yüksek cari fazla verildiğini hemen görebiliyoruz. Ancak 2009 yıl sonu itibarı ile yüzde 1.1'lik fazla'dan 2010'un ilk çeyreği sonunda yüzde 2.2'lik cari açığa dönüş ithalattaki artışı ama daha da çok finansman kalemindeki bozulmayı yansıtıyor.

    Akşam
     
  18. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe :Mali Kural hedefi 1 ve 5 değil


    Hükümet 2009 yılında krizin etkisinin geri çekilmeye başladığı sonbahar döneminde uzun zamandan beri üzerinde çalıştığı 'Mali Kural' konusunu medya mensuplarına, profesyonel iktisatçılara ve kamuoyuna açıkladı, bu konuda bir kanun gündeme getirerek, mali disiplinin sağlanmasını kişilere bağlı değil, kurumsal şekile getirmeye çalışacağını da ekledi. Geçtiğimiz günlerdeyse kamuoyuna 'Mali Kural' ile ilgili teknik açıklamalar yaptı.
    Konu hakkındaki 'teknik takdime' yorum getiren medya, işin aslını genelde anlamamıştı 'Türkiye'nin bütçe açığı hedefi yüzde 1 olamaz, yüzde 5 büyüme de işsizlik açısından yetersizdir!' gibi söylemler konuyu anlamayanlardan geliyor. Yüzde 1 bütçe açığı bir ortalamadır. Yıllık hedef değildir. Ekonominin gidişatına göre bazen yüzde 3 bazen 2 bazen de yüzde 0 olacaktır. Benzer şekilde büyüme de bazen 7 bazen 4 veya 2 olacaktır. Ortalama yüzde beştir.

    Ancak bizim milletimize hiçbir şeyi anlamadan eleştirmemeyi öğretmek mümkün olmadığından, 'Mali Kural' daha kanunlaşmadan ve tam içeriği anlaşılamadan yerden yere vurulmaya başlandı. Biz ise farklı bir yola gideceğiz. Bir örnek göstererek anlatmaya çalışacağız.

    Aşağıda Şili denen ülkenin yıllık reel büyüme grafikleri var. Grafikleri Merkez Bankası Araştırma Bölümü ve Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr.Aytül Ganioğlu'nun, TİSK AKADEMİ adlı yayının 2010/I sayısında 137'inci sayfadaki makalesinden aldık. Grafiklerde Şili ortalama GSYİH büyümesinin 1990-2008 arasındaki dalgalanması gözüküyor.Tekrar edelim ortalama büyüme yüzde 5, yani bizim ortalama uzun dönem hedefimiz kadar. Ama dalgalanma yüksek, eksi de var yüksek pozitif büyüme de.

    Aşağıdaki diğer grafikte ise Şili'nin yapısı kendine benzer ülkeler arasında 1995-2008 arasında yüzde 2.1 ile pozitif bütçe dengesi veren en iyi durumdaki ülke olduğunu da görüyorsunuz. Yanındaki diğer pozitif bütçe durumu sergileyen ülke de pozitif yüzde 1.1 ile bir diğer 'Mali Kural' ülkesi G.Kore.

    2000 yılında Mali Kural uygulamaya başlayan Şili'nin, yıllar boyu bütçe dengesi dalgalanmasına, en alttaki grafikten bakarsanız da 'Mali Kural' uygulayan bu ülkede bütçenin hem yapısal açık oranı hem de gerçekleşen efektif bütçe dengesi olarak dalgalandığını göreceksiniz, yani hedef tek rakam ama, dalgalanma ve düzeltme tanrının emri! Tabii her şeyi belirleyen Mali Kural değil, bir sürü reform yapılmış,ama grafiklerin anlamayı arttıracağını düşünüyor ve meslektaşımız Dr. A.Ganioğlu'na teşekkür ediyoruz!

    Akşam
     
  19. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meliha Okur : Nükleerde atık bilmecesi!..


    Enerji politikamız yamalı bohça gibi. Bir türlü sağlam zemine oturtamadık. Türkiye'nin enerji arz güvenliğini sağlaması şart. Kesintisiz, sürekli ve kaliteli enerjiyi, olabildiğince yerli üretimden, yerli kaynaklardan, yerli dağıtıcılar aracılığıyla sağlamalıyız. Çünkü bir enerji kaynağının yüzde 50'sinin yurtdışından sağlanması o ülkenin enerji arz güvenliğinin sıkıntıya girdiğini gösteriyor.
    Türkiye, petrolün yüzde 93'ünü, doğalgazın yüzde 98'ini ithal ediyor. Üretilen toplam enerjinin yüzde 75'inde dışa bağımlı.
    Bu bir tehdit!..
    Acil olarak kaynak çeşitlemesine gitmeliyiz. Bugüne kadar hep konuştuk, bir türlü yol alamadık. Yarım asırdır nükleer enerjiyi tartışıyoruz. Nihayet geri dönülmez bir yola girdik. İhale yöntemiyle start verdik. Gelin görün ki, beceremedik. Çaresizlikten modeli değiştirdik. "Hükümetlerarası anlaşmayla" nükleerde yeni bir süreç başladı.

    ***

    İki nükleer santral kuracağız. Birini Rusya Mersin Akkuyu'da kuracak. Sinop'ta da Güney Kore bu işe soyundu, teklif dosyası hazır. İki ülke de yeni modele göre inşaat yapacak, teknoloji getirecek, finansmanı sağlayacak, fiyatı belirleyecek ve işletmeci şirketi devreye sokacak. Yanına da yatırımcıyerli ortak alacak. Önümüzdeki günlerde, yatırımcılara kaç yıl alım garantisi verildiğini öğreneceğiz.

    ***
    Elbette işletmeci şirketin hangi sorumlulukları üstlendiği, lisanslama sürecinin nasıl yürüyeceği ve atık yakıt yani kullanılmış uranyum konusunun nasıl halledileceği, işin en hassas boyutu. Açıkçası atık yakıt bilmecesi çözülmeli. Teknik detayla ilgili yasal altyapının bir an önce çıkması gerekiyor. Akkuyu'da işletmeci Türk ortak Park Teknik devre dışı kaldı. Yeni ortaklığın nasıl oluşacağını göreceğiz.
    Sinop'ta kurulacak nükleer santral ile ilgili olarak Güney Kore şirketi Kepco, Enka Holding ile anahtar teslimi inşaat anlaşması (EPC) imzaladı. Anladığım kadarıyla Kepco, yatırımcı yerli ortak için görüşmeler yapıyor. Kabul edelim ki, nükleer teknolojiye sahip olmak çok önemli.

    ***
    Fakat nükleer enerji bugünün işi değil! 2020'de enerji sorununa çözüm getirecek. 2020'de Akkuyu Nükleer Santrali yılda 40 milyar kilovat/saat elektrik üretecek.
    Türkiye hâlâ 200 milyar kilovat/saat enerji tüketiyor. Bunun yüzde 50'sinden fazlasını doğalgazdan sağlıyor. O halde yerli kaynaklardan sağladığımız yenilenebilir enerjide ne yaptık? Hidroelektrik ve termikleri bir yana bırakırsak, rüzgârda lisans yok. Güneş enerjisiyle ilgili düzenleme yapılmadı; jeotermali de harekete geçiremedik. Üzgünüz. Yenilenebilir enerji yasa taslağını Meclis'in tozlu raflarına çoktan terk ettik.
    [​IMG]



    [​IMG]

    Sabah
     
  20. RAPAEL

    RAPAEL Gözde Üye

    Katılım:
    2 Nisan 2011
    Mesaj:
    94,853
    Ödül Puanları:
    38
    Cinsiyet:
    Erkek
    Deniz Gökçe : Almanya'da genel seçim provası

    Geçtiğimiz hafta Avrupa iki önemli seçim yaşadı. 6 Mayıs Perşembe günü İngiltere'de yapılan parlamento seçimleri bilindiği gibi, İngiliz siyaset tarihinde çok az görülen bir şekilde sonuçlandı. Hiçbir parti seçimde kesin çoğunluğu kazanamadı. Sonunda Brown gitti Cameron geldi, koalisyonu kuran David Cameron İngiltere'nin 55'inci Başbakanı oldu.

    9 Mayıs Pazar günü de Almanya'nın en büyük eyaleti Kuzey Ren Westfalya'da eyalet parlamentosu için seçim yapıldı. Federal hükümeti oluşturan koalisyon partileri burada da koalisyon hükümetini oluşturmaktaydı. Kamuoyu araştırmalarına göre federal hükümeti kuran CDU/CSU ve FDP, devamlı oy kaybına uğramakraydı. 9 Mayıs günü yapılan araştırmaya göre, bugün seçim yapılsa, hükümet partileri ancak % 43 bir çoğunluğa sahiptiler. Dolayısıyla yapılacak bu eyalet seçimi de bir genel seçim provası olarak görülüyor ve Alman hükümetinin yeni bir koalisyona doğru gitmesine yol açacağı hesaplanıyordu. Bu tabii Merkel'in huysuzluğu göz önüne alınırsa, Türkiye açısından iyi bir gelişme olabilir.
    Kuzey Ren Westfalya Eyaleti, toplam 82 milyon nüfusa sahip Almanya'da 17,9 milyon nüfusu ile en büyük eyalet durumunda. 1,8 milyon yabancı yaşıyor. Eyalet nüfusunun neredeyse % 10'u. Yabancılar içerisinde en büyük pay 568 bin kişi ile Türklerin. Kuzey Ren Westfalya'da işsizlik oranı % 9,1 ile Almanya ortalamasının (% 8,5) biraz üzerinde. 2009 yılında GSMH da, Almanya ortalamasının (yüzde 5,0) biraz üzerinde % 5,8 oranında küçülmüş.

    Seçim sonuçlarına gelince: 39 yıldır Sosyal Demokrat Parti'nin (SPD) çoğunluğa sahip olduğu Kuzey Ren Westfalya'da, 2005 yılında ilk defa orta sağ bir koalisyon kurulmuştu. CDU/FDP koalisyonu beş yıl için yönetime gelmişti. 2010 yılı seçimlerinde Hristiyan Demokrat Parti'nin (CDU) büyük oy kaybına uğraması ile koalisyon seçimi kaybetmiş oldu. Geçici sonuçlara göre CDU % 10,2 oy kaybıyla %34,6 oy aldı. Diğer koalisyon ortağı Hür Demokrat Parti (FDP) ise oyunu %0,5 yükselterek %6,7 oranına erişti ve eyalet parlamentosunda bir fazla milletvekili elde etmiş oldu. Muhalefetteki SPD de % 2,6 oy kaybederek %34,5 oy aldı. Seçimlerin asıl galibi oyunu %5,9 yükselten Yeşiller ile %5,6 oy alarak ilk defa 11 milletvekili ile parlamentoya giren Sol Parti (Linke) oldu.

    Türk asıllı 23 adaydan altısı seçildi. Sosyal Demokratlardan (SPD) İbrahim Yetim ve Yüksel Serdar seçim bölgesinden doğrudan; Yeşillerden Arif Ünsal liste üzerinden ve Sol Parti'den (Linke) Ali Atakan, Özlem Alev Demirel ve Hamide Akbayır liste üzerinden parlamentoya girdiler. SPD'nin başı çektiği olası bir koalisyonda Aşağı Saksonya'da CDU'dan Türk asıllı bir milletvekilinin bakan olmasın nazire olarak gene Türk asıllı bir bakan görmemize şaşmamak gerekir.

    CDU'nun büyük oy kaybının en büyük sebebi olarak Merkel, hükümetinin Yunanistan'a yardım için federal parlamentoda karar alması gösterilmekte. Seçmen, yeni yeni kriz dönemini aşmakta olan Almanya'nın olağanüstü borç içindeki Yunanistan'a yardımını bir türlü kabul edememiş durumda. Düzenli çalışma ve vergisini ödeme ilkesine sahip Alman halkı Yunanistan'daki yaşam şeklini yani 'dolce vita' tarzını hiçbir şekilde onaylamamakta. Almanya'nın en büyük tirajlı ve kamuoyu üzerinde çok etkili Bild Zeitung gazetesinin yayınları da bu kanıya destek vermekte.
    181 milletvekilinden oluşan eyalet parlamentosunda CDU ve SPD 67'şer, FDP 13, Yeşiller 23 ve Sol Parti 11 milletvekiline sahip. Bu durumda, çoğunluk koalisyonunun kurulabilmesi için üç olasılık var. 1. CDU ve SPD'nin kuaracağı büyük koalisyon (134 Milletvekili); 2. CDU/Yeşiller/FDP (103 Milletvekili); 3. SPD/Yeşiller/Sol Parti (101 milletvekili). Diğer bütün koalisyon olasılıkları bir azınlık hükümetini göstermekte ki, buna da hiç şans verilmemekte.

    Almanya'nın en büyük eyaletinde alınan bu seçim sonuçları büyük bir olasılıkla Federal hükümeti de etkileyecek ve yeni koalisyon olasılıklarını ortaya çıkaracak. Bugüne kadar yeni bir koalisyon için görünen en büyük olasılık CDU/CSU-Yeşiller koalisyonu. Bu durumda Merkel hükümetinin Türkiye'nin AB üyeliğine bakışında az da olsa olumlu bir değişiklik görülebilir. Ayrıca Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir'in Alman dış politikası üzerinde etkili olmasını sağlayabilir.

    Akşam
     

Bu Sayfayı Paylaş